Alevilik kimliği tanınmıyor, böyle bir kabul yok. Bir Alevi toplantısında “Osmanlı, halkı din üzerinden sınıflandırıyor. Ermenileri Gregoryanlar, Katolikler ve Protestanlar diye üç ayrı millet olarak kabul ediyor. Fakat iş Müslümanlara gelince ayrım yapmıyor, Alevi milleti demiyor. Aleviliği geçici olduğunu ümit etmek istedikleri bir sapma diye görüyor” deyince Aleviler “Mete hoca bize sapık dedi” diye itiraz ettiler. Talihe bak ki yanımda Mehmet Ağar oturuyor. Kalktı, hoca öyle demedi, dedi. “Şu hale bak” dedim kendime “beni Mehmet Ağar savunuyor”.
devamı ve tamamı için bk.24 11 2009
23 11 2009
TIGER TIGER BURNING BRIGHT | Hakan Arslanbenzer

Egom belki de nal gibidir, bilmiyorum. Bana daha ziyade dal gibi gelir, orası ayrı. İnsan kendisini görmek istediği gibi görüyor, karşısına büyük bir rezalet çıkmadığı sürece. Başkasını karşımıza ne çıkarsa çıksın istediğimiz gibi görüyoruz. Bazen insanların kötülüğünü bile iyilik, iyiliğini kötülük gibi görebiliyoruz. Her durumda yeniden gözden geçirilmesi gereken şeyler bunlar. Bir keresinde hepsinin hakkından gelmek isterdim; en azından benim için söylenen ve pek aklıma yatmayan yakıştırmalardan kendimi de bu yakıştırmaların sahiplerini de kurtarmak isterdim. Ama mümkün olmayabileceğini kabule her zamankinden daha yakınım.
1. Herkese kendini sevdirmen mümkün değil.
2. Çoğunluk genelde yanılır.
3. Herkesi düzeltmek senin vazifen değil.
4. Hep haklı olunmaz.
Bu sonuncusu hep haklı olmasına alıştığım babamdan gelmişti birkaç yıl önce. İster istemez, "Sen mi söylüyorsun?" dedim. Belli ki babam her zamanki gibi projeksiyon yapıyordu. Kendisi için düşündüğü şeyi bana yakıştırıyordu. İyiyi de kötüyü de oğul babada görüyor ilkin. Ama baba da oğulda kendini görüyor. Gördüğünden memnun olduğu da olur, şaşırdığı veya üzüldüğü, kızdığı da. Babamın beğendiği özelliklerim bildiğim kadarıyla babamın özellikleri. İşte ses tonum yani ciddiliğim, sıkı yürüyüşüm, iyi arkadaş seçmem, kim ne derse desin inandığıma inanmayı sürdürmem. Bunlar babamın özellikleri. Rahatlıkla karizmatik diyebileceğimiz, benim aksime, oturaklı diyebileceğimiz bir adam babam. Bende bunun izlerini gördüğünde beğenmiştir babam. Ama sadece izlerini. Çünkü hiçbir zaman onun kadar sıkı, oturaklı, yumruk gibi olamayacağımı öğreneli çok oluyor. Babam kadar adam olamayacağımı biliyorum. Ama bunu mesele etmediğimi de hemen söyleyeyim. Adam olmanın içinde, en azından babam gibi adamların olduğu şekliyle, nal gibi ego da lazım. Bende yok. Bende olan şey daha ziyade narsizm eksikliği. Aynada kendimi hiçbir zaman tam olarak göremedim. Böyle olmamam yolunda aile, arkadaş ve öğretmen baskısı gördüğüm için de kişiliğim içe dönmüştür diyebilirim. İnsanın etrafına yaydığı o kendinden memnuniyet duygusunu yeterince tanımıyorum. İnşallah çocuklarımı öyle yetiştirmiyorumdur, öyle olmalarına neden olmuyorumdur.
Dik dur!
Erkek gibi yürü!
Çok yeme!
Boş konuşma!
Sırrını kimseye açma!
Bu tür şeyleri bir erkek hayatı boyunca duyar. Any Given Sunday filminde Cap sırt ağrılarını gerekçe göstererek oyunu bırakmak istediğini sızlanarak söylediğinde karısı ona tokat atacaktır. Cap bir kahramandır. Koçun (Al Pacino) tarifiyle bir halk kahramanı. Sharks takımı onun sayesinde var olmuş ve şampiyonluk yüzüğünü parmağına takmıştır. Ağrıları dayanılmaz hale geldiğinde bırakmak ister ve karısı "Sen Cap'sin, bırakamazsın!" diyerek ona sıkı bir tokat atar. Son maçta Cap, ters burgu takla atarak touch down yapacak (takımına 7 sayı getirecek) fakat futbol hayatı da bitecektir. Cap, filmin anlattığı kadarıyla gerçekten de bir futbol kahramanı. Yani bir kurban, bir fedayi, bir fedakar ve cefakar. Tıpkı bininci blokunu yaparak ailesi için 1 milyon doları kazanmak için fazladan bir iğne daha vurdurarak sahaya çıkan ve ölümden kılpayı kurtulan ve yine aynı maçta futbol hayatı sona eren Shark gibi. Shark da Cap de benim çok iyi tanıdığım tipler. İkisi de kahraman, ikisi de cehdle, gayretle, cefa, vefa ve cesaretle, öne atılışla, mücadeleyle hem var hem yok oluyorlar. Rıdvan Dilmen Fenerbahçe'ye o kadar aşıktı ki doktorları dinlemeyip sakat sakat oynadı ve futbol hayatı bu yüzden çok çabuk bitti. Rıdvan bugün çok ünlü, çok tanınan, kabul edilmiş, saygın bir adam. Fakat yine dikkat ederseniz, kendinden söz ederken ya saçlarını sıvazlıyor eliyle ya da önüne bakarak konuşuyor. Bir kahramandı Rıdvan biz gençler, çocuklar için. Kendini yaktı, ama işte kendini yaktığı için kahramandı. Yoksa sadece yıldız olup geçerdi. Alex de Souza'nın Rıdvan'a göre belki de tek eksiği budur. Şampiyonlar Ligi maçının 25. dakikasında baldırınca çekme olunca çıkabiliyor. Rıdvan ayağını sürüyerek oynardı. Ama Alex'in hakkı da Alex'e. O da kendinden söz edildiği zaman hemen yüzünü asıyor ve başka tarafa bakıyor.
Ben kendimi ille futbol kahramanlarıyla kıyaslıyor değilim. Onlara duyduğum yakınlığı ne kadar anlatsam azdır. Eğer dünyaya başka bir insan olarak gelmek zorundasın, adamını seç deseler; bir tek hakkım olsa, Kenny Dalglish derdim. Liverpool'un gol kralıyken Ian Rush'ın takıma transfer edilmesi üzerine takımın asist kralına dönüşen ve daha sonra hem oyuncu hem antrenör olarak takımı sahiplenen ve Liverpool'a son şampiyonluğunu yaşatmış olan, bir manada Son İzci'dir. Bruce Willis'in her filminde oynadığı, hayatta başarısız, ama mesele kadınları ve çocukları kurtarmaya gelince arslan kesilen Son İzci. The Las Boy Scout.
Son İzci yahut Son Mohikan. Birdy. İnanmak yani. Kendini sonuna kadar vermek. Birlikte yaptığımız şeye inanırım ben. Bazen profesyonel olduğumu da söylerim, mesleki başarımdan söz ettiğim de olur. Ama asıl özelliğim budur. Kolektife kendimi vermek. İslamcılığımın popülizm anlamında oluşu da bu nedenledir. Ekip çalışması, yardımlaşma, emeklerin hep büyük kütleyi hak etmek için olması... Ben bana en başta öğretilene inancımı koruyorum. Bütün kusurlarımı getirin, bütün şişkinliklerimi, bütün ben deyişlerimi getirin; ben de bunu getireyim. Bence bu yanım ağır basacaktır. Ben benden ibaret değilim. Etrafıma öyle bir gurur veya güven yayamam. Aradan geçen, çalılara sürtünen, dikenlerce yüzü gözü çizilenim ben. Yüreği ağzında av peşinde. Çocukken herkes ormanın kralı arslan olmak isterdi. Ben kendimi hep kaplan olarak tasavvur ederdim. Kaplan, arslandan farklıdır. Bitimsiz ve sınırsız bir krallığı yoktur. Sınırlarının ölçüsünü kimse bir kaplan kadar iyi bilemez. Onun krallığı hizmet ettiği dişi kaplanın, yavru kaplanların varlığı ölçüsüncedir. Arslan gezgin olabilir, gidip belli toprakları ve sürüleri krallığına katabilir. Kaplan bulunduğu yerden başlar. Kokusunu otlara, çalılara bulaştırarak sınırlarını belirler. Başkasının kokusuna ise bulaşmaz. Arslanın gösterişçiliği karşısında kaplanın düstur sahibi olması beni her zaman kendine çekmiştir. Bir ormanda arslan görmek dünyanın en kolay işidir. Kaplanı görmek için belgeselciler haftalarca akla hayale sığmadık taktikler izlemek zorundadır.
Bende nal gibi ego arayan kaplan derisinde arslan yelesi arıyordur. Boşuna yani.
22 11 2009
POPÜLİZM KİTAPLIĞI: TOPLU ŞİİRLER (1976-2005)
Etiketler:
AHMET GÜNTAN,
POPÜLİZM,
POPÜLİZM KİTAPLIĞI,
TOPLU ŞİİRLER (1976-2005)
21 11 2009
POPÜLİZM KİTAPLIĞI: ORTADOĞU'DA MADUNİYET
Etiketler:
ASEF BAYAT,
ORTADOĞU'DA MADUNİYET,
POPÜLİZM,
POPÜLİZM KİTAPLIĞI
POPÜLİZM KİTAPLIĞI: DÜZENİN YABANCILAŞMASI
Etiketler:
DÜZENİN YABANCILAŞMASI,
İDRİS KÜÇÜKÖMER,
POPÜLİZM,
POPÜLİZM KİTAPLIĞI
20 11 2009
NTV, BU İŞE DE EL ATMIŞ | Melek Arslanbenzer
"Herkesin bildiği ve sevdiğini söylediği usta şairlerin kitapları satmazken İslami kesime mal edilen isimlerin kitapları yok satıyor," demiş ntvmsnbc. Küçük de bir liste vermiş, "İslami kesime mal edilen isimler"in listesi. Kimmiş o herkesin sevdiğini söylediği, kitapları satmayan usta şairler. Nazım Hikmet mi mesela ya da Haydar Ergülen, Tuna Kiremitçi, Gonca Özmen mi; Ahmet Arif mi yoksa. İsim de vermemişler. İhsan Deniz çok satıyor, Haydar Ergülen satmıyor mu yani? "İslami kesim" bile okuyor Haydar Ergülen'i. Ntvmsnbc'nin doğru söylediği tek şey "İslami kesim"de şiirden anlamayan insanların Necip Fazıl okumaya devam ettikleri. Ama gözden kaçırdıkları şey; diğer cenahta da Nazım Hikmet ve Ahmed Arif gibi isimler için aynı şeyin geçerli olduğu. Usta şairleri edebiyat tarihi kayıt altına alıyor zaten öyle ya da böyle, kimsenin bunun için kaygılanmasına gerek yok.
haberi okumak için
HİKAYE YAZAN GENÇLERE | Hakan Arslanbenzer

Hikaye yazan ve Fayrap'ta yayımlanmasını isteyen genç arkadaşların sayısı gittikçe artıyor. Bizim için sevindirici, aynı zamanda ilgiye değer bir durum. Hem derginin salt şiir dergisi olmadığının anlaşıldığını göstermesi açısından, hem yeni kuşağın hikaye yazarlarının ilgisini çekmeyi başardığımızı göstermesi açısından. Fakat genç hikaye yazarlarıyla üzerinde uzlaşmamız gereken bazı konular var. Derginin yönetmeni olarak bunların altını çizmekte yarar görüyorum.
» Şair olmadığınız, ben de hikaye yazarı olmadığım için metinleriniz hakkında fazla yorum yapmaktan imtina etmemi yanlış yorumlayanlarınız var. İlgilenmediğimizin göstergesi değil bu.
» Derginin hikaye editörü Nurcan Toprak'tır. Hikayelerinizi word dosyası olarak ekleyip biyografi ve fotoğrafınızı da katarak fayrapper@gmail.com adresine Nurcan Toprak'a hitapla göndermelisiniz.
» Çoğunuzun neredeyse bir iki saat içinde cevap gelmesini isteyecek, hikayesi hemen çıksın beklentisi içine girecek kadar aceleci olduğunu biliyoruz. Bunu sempatiyle karşılıyoruz. Ama Fayrap, dergilerden bir dergi olmadığını, sadece eser yayımlayıp geçen bir yayın olmadığını, yazarın kendini geliştirmesine katkıda bulunan, yardım eden, destek olan, bunun için de köstek de olabilen bir kulvar dergisidir.
» Herkesin kulvarda yüzecek sabrı olmayabileceğini kabul ederiz. Bazıları da bulvar adamıdır ve bulvar dergilerinde, bulvar medyasında bir an önce görünmek telaşında olabilir. Buna da bir diyeceğimiz olmamakla beraber, bizim kulvarımız bellidir. Bırakın bulvardakiler bulvarda kalsın, biz kulvarımıza bakalım.
» Her birinize çeşitli dönem, dil ve akımların önde gelen yazarlarını, temsil gücü yüksek eserlerini önyargısız bir şekilde, sadece zevk almak için değil, teknik nedenlerle de okumanızı öneririz. Tolstoy'u çok seven biri Dostoyevski'yi dağınık, karışık bulabilir ve görünüşte bu konuda Nabokov da onu bu tutumunda destekliyordur. Fakat Nabokov'un tavrı ne olursa olsun her ikisini de çok iyi okuduğunu ihmal etmemek gerekir. Mustafa Kutlu okuyorsanız, Rasim Özdenören size soğuk gelebilir. Ya da Rasim Özdöner'in plastik imgelemine alışmışsanız, Kutlu hikayeleri size fazla sıcakkanlı gelebilir. Ama her ikisini sağlıklı bir şekilde okumadan bu işten anlıyor sayılmazsınız. Ukala olmayınız. Okuyucu olunuz.
» Hikaye okuyabilecek seviyede İngilizce öğrenmelisiniz. Ama Farsça biliyorsanız, bu da tamamdır. Arapça mı? Oo, süper!
» Eleştiriye sırtınızı çevirmeyin. Sağ ya da sol düşünceden gelen hikaye yazarlarına sırtınızı çevirmeyin. Ben burun kıvırsam bile bunu asla yapmayın bir yazara. Borges'ten nefret ederim ama okudum. Geçtim ordan yani. Siz de geçeceksiniz, hepsini okumanız gerekiyor. Üstelik ben hikaye sanatının bir mensubu bile değilim. Hikaye seven biriyim sadece. İki hikaye yazarını şahsen, kütüphanelerini kısmen görecek kadar tanıma şansım oldu. Mustafa Kutlu ve Rasim Özdenören. Belki de tek ortak tarafları okumadık bir şey bırakmamış olmaları. Bu böyledir.
15 11 2009
DEVLETE KARŞILARDI, TAMAM, ŞİMDİ SIRA MİLLETE GELDİ.
[ devlete karşı olduklarını biliyorduk, millet kavramını da passé ve tehlikeli bulduklarını da biliyorduk, ama nihayet aralarından biri açık açık millete karşı olduklarını itiraf etmiş. yazarı tanıyorum da, karşılıklı hoş sohbet yaptığım da olmuştur, bir zihniyetin ortaya çıkış vesikası olarak cesaretini buradan tebrik ediyorum. doğrusu bu, neye karşı olduğunu söyleyeceksin ki biz de bilelim, boşuna nefes tüketmeyelim. "açın önümüzü, açın." ]
Türk kimliği dersi başlangıç sorusu.
Bu millet bugüne kadar ordu vesayetinden kurtulmak için niye uğraşmadı? Tamam, seçme şansı varsa, karşısında da ordu vesayetine karşı görünen bir alternatif varsa, onu seçti. Ama bu kadar. Zaten o alternatiflerin de devletin taşlarını yerinden oynatmaya ne kadar aday, ne kadar gönüllü olduğu hep belirsizdi. Belki de bu yüzden onları seçebildi. Biraz daha radikal olsalar, onları da seçmeyecekti belki. Ne dersiniz?
devamı ve tamamı için bk.
Türk kimliği dersi başlangıç sorusu.
Bu millet bugüne kadar ordu vesayetinden kurtulmak için niye uğraşmadı? Tamam, seçme şansı varsa, karşısında da ordu vesayetine karşı görünen bir alternatif varsa, onu seçti. Ama bu kadar. Zaten o alternatiflerin de devletin taşlarını yerinden oynatmaya ne kadar aday, ne kadar gönüllü olduğu hep belirsizdi. Belki de bu yüzden onları seçebildi. Biraz daha radikal olsalar, onları da seçmeyecekti belki. Ne dersiniz?
devamı ve tamamı için bk.
FAYRAP'A BU SAYI KİM NE DİYECEK? | Muaz Yanılmaz

... Fakat esas olan Arslanbenzer’in kendi tarihini yazıyor oluşudur. Projeleri olan, belirli fikirlere sahip ve bu düşüncelerini sistemli bir şekilde paylaşan bir edebiyatçı-şair olarak kendi tarihini yazıyor oluşu bana hiç de absürt gelmiyor. Bir kere edebi ilgileri olan birçok kimsenin isteyebileceği bir ‘çevreyi’ oluşturabilmiş, şiire mesai harcayan, bunun ötesine geçip şiirle yatıp şiirle kalkan, Türk şiiri için iyi-kötü, kabul edilir-edilmez projeler üreten ve bunların entelektüel harcını iyi karan, şiir hakkındaki yaklaşımların farklı disiplinlerle ufkunu açan birisinin kendi ürettiklerini savunması, bunları tarihin çöplüğüne terk etmemesi, birilerinin ilgilerine-alakalarına minnet göstermeyerek kendisinden sadır olanların kıymetini bilmesi ve koruması neden absürt olsun ki?
devamı ve tamamı için bk.
KARAGÖZ'ÜN ETTİKLERİ | Enes Malikoğlu

...Karagöz'e gelince... Son sayısında öyle bir ahlaksızlığa başvurdu ki günahım kadar bile sevmediğim H.Arslanbenzer adına sinirlendim. Bir insana bu kadar haksızlık yapılamaz diye düşündüm. 90 şiirini konu eden son sayısında neredeyse H.Arslanbenzer'den hiç bahsedilmiyor. Karagöz'deki şair ve yazarlarla hasbelkader geçmişte aynı dergide yazdıysa işte oralarda adı öylece geçiveriyor. Ahlaksızlık o raddeye varmış ki neo-epikten, epiklikten bahsedilip Arslanbenzer'in ismi ağza alınmıyor. Çeşitli epik şairler için başlık açılmış uzun uzun methiyeler düzülmüş ama o işin elebaşı yok ortada...
devamı ve tamamı için bk.
14 11 2009
YEDİ İKLİM, EKİM 2009 | Selman Ertaş
Epik derken neyi kastettiğiniz çok önemlidir. Mesela; mesele şiir ise, epik derseniz epik şiirden söz ettiğiniz anlaşılır. Kamil Eşfak Berki gibi epopeden konuya girmeyi deneyip neo-epik şiire sataşmayı denerseniz çuvallarsınız. Duracaksınız orada. Ali Canip Yöntem bunu zaten zamanında ortaya koymuş. Yeni bir şey söylermiş gibi yapmaya gerek yok. Epope dediğiniz zaman destandan söz ettiğiniz fikri daha çok uyanır, yani düz yazıdan. Çayla çorbayı birbirine karıştırmayacaksınız. Yunus Emre Özsaray’ın da kastettiği şey belli yani sataşmak isteği apaçık fakat bu ayrımı yapabildiğine yazısından kanaat getiremiyoruz.
Somut ile soyutu ayıramamak gibi bir problemi var Yedi İklim’deki arkadaşların. Bunu onların şiirlerinde de görüyoruz, düz yazılarında da. Eleştiri nedir bildikleri yok. Öyle ki halkçılığı, epik şiiri sahipleneceklermiş gibi davranıyorlar. Lirik bir ağızla epik şiirden söz etmeye çalışıyorlar. Şunu bilmeleri gerekir ki epik şiir insan merkezli bir şey yani hümanist bir şey değildir. Tarihseldir epik şiir, geçmişe döner ama gerçekçi olarak. Yakın tarih, daha yakın tarih, uzak tarih farketmez. Burada Yunus Emre’nin bilmesi gereken şeyler bunlar. Efsaneden filan ibaret sanıyorlar epik şiiri, hayale dalamazsınız. Pound’u koyacak yer bulamazsınız o zaman. Bedir önemlidir ama Talas önemsiz değildir. Epik şiirde olumsal bir şeyler arıyorlar arkadaşlar ama yok, olmaz. Günün olabileceği gibi geçmişin de progresifliği vardır epik şiir üzerinde. Arkadaşların epik şiir algısı eksik dahası yanlış. Zira 95’ten beri kimin ne ile ilgilendiği, kimin ne ortaya koyabildiği apaçık ortada. Epik nedir, ne değildir diye Atlılar, Dergâh, Fayrap dergisinde ortaya konulan her şeyi bir kenara bırakacağız da, Yedi İklim’de son dönemde ortaya çıkan hiçbir tutarlılığı olmayan üç-beş yazıdan öğreneceğiz epik şiiri. Bu kadar ucuz değil! Ucuza, ucuz işler yapmaya alışmış Yedi İklim dergisi.
Etiketler:
ALİ CANİP YÖNTEM,
EPOPE,
NEO-EPİK ŞİİR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






