24 09 2008

ORHAN KEMAL İLKEL Mİ?

| Hakan Arslanbenzer

Orhan Kemal (1914-1970; Türk; hikaye ve roman yazarı) günümüzde sayıları gittikçe artan, sayıları arttıkça da edebiyata has geçmiş ve mevcut değerlerin çevrimini tıkayan, alışverişine güçlükler çıkaran snob* okuyuculara göre bir yazar değil. Böylelerinin gözünde Orhan Kemal "okunmaz", "ilkel", enikonu "gazeteci", hadi hadi "köylü işçi yazarı" sıfatlarından ötesini haketmeyen, "kuramı yanlış anlamış", dolayısıyla da bu yanlış anlamanın kurbanı olmuş, eh efendim işte "Çukurova gerçeği"ni maalesef "çok da derine inemeden" anlatıvermiş, aşılıp geçilmiş, aşılıp geçilmekle kalsa ya, modernist ve/veya "derûnî" edebiyatçılarca terkedilmiş ufak tefek, "gariban" bir yazardır. Hakkında söylenecek sözler tükenmiş; eseri, artık birer şehirli yahut modern kimse olan üstün nitelikli okuyuculara hitap etmemektedir. Bakalım öyle mi?


Kim bu Orhan Kemal?

Hakkında en son panel daha geçtiğimiz Kasım ayında İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı bünyesinde (yayımcısı marifetiyle) yapıldı, ama aslında Orhan Kemal'in kimliği konusunda ya manidar bir suskunluk ve geçiştirme veya engin bir cehalet hakim edebiyat müellifleri ve okuyucuları dünyasına. Bu yazının başına oturmadan önce çoğu günümüzün önemli veya hiç değilse gelecek vadeden şairlerinden, hikaye yazarlarından oluşan 20 kadar kişi üzerinde Orhan Kemal'in gerçek adını, hayat hikayesini ve mesela bu hikayede oldukça önemli yeri olan babasının siyasi anlayış ve macerasını bilip bilmediklerini içeren bir test uyguladım. Sonuç: 20'de sıfır. E tabii, aleyhinde bunca tezahürat yapılan bir "ilkel köylü işçi yazarı"nı nereden bilecekler?
Orhan Kemal, gerçek adıyla Mehmet Raşit Öğütçü, yani 1. BMM Kastamonu mebuslarından olup daha sonra, 1930'da Adana'da Ahali Fırkası'nı kuran, gazeteler çıkaran ve rejimin demokrasiye tanırmış gibi göründüğü hoşgörüyü derhal geri alıp partileri kapatmasından sonra (Aslında bu hoşgörü mü, demokratlık mı, Kemal Tahir'in deyimiyle "madrabazlık" mı; o da pek belli değildir. Bu yolda Kemal Tahir'in Yol Ayrımı romanı, sıcakkanlı romanesk yorumları sevenlere salık verilebilir. Kemal Tahir'e gelince: 1910-1973; Türk; roman yazarı ve düşünür.) Suriye'ye iltica etmek zorunda kalan avukat Abdülkadir Kemalî Öğütçü'nün büyük oğlu, 15 Eylül 1914'te Adana-Ceyhan'da doğmuş, ikisi de otobiyografik olan ilk iki romanında (Baba Evi, 1949; Avare Yıllar, 1950) biraz dağınık bir şekilde de olsa anlattığı zor, dinî ve siyasi inançlarının oluşumu açısından çapraşık, fakat hikaye-roman yazarlığının oluşumu açısından zenginleştirici ve pekiştirici bir çocukluk ve gençlik yaşamış, zengin bir "fırkacı"nın oğluyken bir anda zevale düşmüş mülteci bir ailenin yurduna beş parasız dönen üyesi haline gelmiş, bir yazar olarak siyasi görüşleri ve daha çok da samimi, hesapsız bir insan olması yüzünden önce Adana'da, sonra İstanbul'un Babıalisinde (bugünkü adıyla yayın dünyasında) hep yalnız bırakılarak ve maddi-manevi hakkı yenerek yaşamış, arkasında roman, hikaye ve senaryo olarak 42 kitap bırakmış; Türk romanının ikinci dönemi kabul edilen 1950'lerdeki sıçramanın en önemli isimlerinden biri, bu satırların yazarının gözünde en iyisidir.
Orhan Kemal'in hayat hikayesi zorluğu, zorluğunun ötesinde çapraşıklığı, eserine yansıyan zenginliği, sahiciliği bakımından romanlarının anlaşılmasında ve yorumlanmasında ender rastlanır bir şeffaflığa ve işlenmişliğe sahiptir. Bu hayat hikayesine şöyle bir bakıverdiğinizde bile yoksul bir soylu portresi görüyorsunuz. Eseriyle tartılan, dengelenen bu yoksul soyluluk ve soylu yoksulluk ise, yazarın bu yazıda mesele ettiğimiz "ilkel" imajının belli bakımlardan bir ilk-ellikle, belli bakımlardan da bir ilke-lilikle kopmaz bir şekilde bağlı olduğunu; dolayısıyla da yazının başında değindiğimiz snobça yorumların çabucak safdışı edilebileceğini anlamamıza yardım ediyor.

Ne Yazmış?
Orhan Kemal, çok ama çok uzak bir bakışla, sahiden de bir "köylü işçi yazarı", "Çukurova gerçeği"ni ve "İstanbul'un kenar mahalleleri"ni anlatan bir yazardır. Orhan Kemal'in anlatılarının kadrosunu çoğunlukla işçiler, köylüler, köylü işçiler (ırgatlar) oluşturur. Öte tarafta, yazarımız anlattığı hikayenin atmosferini kurmada kılı kırk yaran, sezgileri okuyucuyu şaşırtmayı bir an bile elden bırakmayan çeviklik ve şiddete sahip bir romancı olduğu için, kitaplarında hem bu işçi ve köylülerin dünyasına girip çıkan, hattâ değip geçen her insan yer alır hem de eşine Türkçe'de pek rastlanmayan bir çeşitlilik ve renk bolluğuna sahip olan bu zengin, hattâ kalabalık kadronun her üyesi hikayeye kendi nesnel-toplumsal durumu ve öznel-kişisel tutum ve davranışıyla girer. Kısacası, Orhan Kemal'in gerçekten ne anlattığını tespit etmek okuyucunun dikkat ve derinliğine kalmış: İsteyen ondaki bu karakterler-toplumsal tabakalar zenginliğine kaptırır kendisini; isteyen şu veya bu karakteri daha yakından ve derinden izlemeye çalışır; isteyen de eserin planının, olay bölümlerindeki atmosferin, bölümler arasındaki estetik geçişlerin ve olay örgüsünün matematik mükemmelliğinin zevkine varır.
Bütün bu zenginliğe "ilkel" vb. bir yorumla burun kıvırabilmek için, ki bu "ilkel" lafının aslı Orhan Kemal'in Hanımın Çiftliği romanında, "Güllü" olan adını "Serap" olarak değiştiren, güzelliğiyle hin zekasını tabaka atlamak için kullanan ve mesela hiç Fransızca bilmediği halde konuşmasını Fransızca kelimelerle süslemeye çalışan kadın karakterin "marvellieux" yerine sık sık yanılarak söylediği "banal"dir; hasılı Orhan Kemal'i ilkel bulabilmek için kişinin ya insana/üsluba/ sanata ait ölçüler hakkında tam cahil (yani ilkel) olması ya da ilkelleri aşağılamaktan zevk alan bir ilkel olması gerekir. Orhan Kemal'i ilkel bulmak, Türk'ü, Türkiyeli insanı, Kemal Tahir'in deyimiyle "cıscıvık yabancı suyu katılmış" aydınlara rağmen, yine bu aydınları da ortaya çıkaran özü, yeni yerliliği savunan su katılmamış yerlileri ilkel bulmak gerekir. Bunun adı da tek kelimeyle snobluktur.
Tuhaf olan şu ki, bu snobların bir kısmının Orhan kemal gibi "ilkel" yerli yazarlara karşı tuttukları daha sonraki şehirli/modern/Batı tarzı yazarların en azından bir kısmının da bu tür snobluğa rızalarının ne eserlerinde ne de hayatlarında olmayışıdır. Mesela, bugünkü okuyucularının çoğu Türkiye'yi, Türkçe'yi, Türk edebiyatını geri buldukları halde Oğuz Atay'ın kendisi (1934-1977: Türk; hikaye ve roman yazarı) ülkesinin geri kalmışlık imajını bütünüyle reddeder ve Türkiye'nin durumunu ancak "yoksul düşmüş bir soylu"nun durumuna benzetebileceğimizi söyler. Başka deyişle, dönemleri ve durumları, dolayısıyla da malzeme ve üslupları ne kadar farklı olursa olsun, Büyük Türk Romancıları arasında (mesela Orhan Kemal'le Oğuz Atay, Halid Ziya Uşaklıgil'le Yusuf Atılgan arasında) da tıpkı Büyük Türk Şairleri arasında olduğu gibi, millî veraset söz konusudur. Roman yazarlarının reddi miras yapmaları, doğrudan doğruya (ilk elden) insanla uğraştıkları için, devletin reddi mirasından bile daha zordur. Ki Osmanlı İmparatorluğu'yla Türkiye Cumhuriyeti arasındaki "yapısal sürekliliğin" birçok alanda geniş kabul gördüğü bir zamanda, Türk romanının yapısal, öze ilişkin sürekliliğini ihmal veya reddetmek olsa olsa boş bir ukalalıktır. Zira ortaya konan bir "süreksizlik" eleştirisi falan da yoktur.

Nasıl Yazmış?
Orhan Kemal anlatısını şöyle bir tanıtıvermek için bile bir gazete makalesinin yetersizliği, darlığı açıktır. Yazarın okuduğum romanlarındaki baş karakterlerin her biri için dahi böyle bir makale yetmeyecektir. Sonradan "Serap" olan "Güllü"den şöyle bir söz ediverdim yukarıda. Güllü/Serap bir snob, yerini beğenmeyen, muhteris bir sonradan görmedir. Evet, ama hepsi bu kadar mı? Ya aynı kişi saf duyguları ve sevgisiyle bir hayat kurmasına müsaade edilmemiş, bin liraya satılmış güzel bir işçi kızsa? Dahası, kibrinin, intikam ateşinin, şehvetinin altından çok güçlü bir adalet talebi çıkıyorsa ve bu sayede, boğaz boğaza geldikleri halde onu çocuğuna bağışlayan düşmanını ele vermeyecek derecede mertleşebiliyorsa?.. Buna benzer bir yığın iki taraflı, çok yönlü (yani ilkel değil, karmaşık) soru Orhan Kemal'in herhangi bir romanında, özellikle de Bereketli Topraklar Üzerinde, Eskici Dükkanı ve Hanımın Çiftliği gibi epik (eşkıya masalı değil tabii) anlatılarında sayıları roman başına beşi onu bulan ana karakterlerin her biri için (Pehlivan Ali yahut Yusuf, Hidayetinoğlu veya Cemile, Cemile'nin babası, Kabak Hafız ya da Gülizar, hele Topal Eskici, karısı, her iki oğlu, büyük oğlunun kızı, ortanca oğlu ilanihaye) ayrı ayrı, doya doya sorulabiliyorsa?Bu şunu anlatır: Orhan Kemal'de hemen her karakter çok yakın plandan birinci el zihin akımları, konuşmalar ve hareketler sayesinde verilir. Ki bu karakterler gerçek hayatta olduğu gibi birdiğerini sınar, sınırlandırır, biçimlendirir, belirler veya aşar. Bir karakteri bir kerede baştan sona tanıtmaz yazar. Hattâ onu tanıttığını açıklamaz, hattâ sezdirmez bile. Çok kollu, salkım saçak bir yaşayış içindedir roman. Romanda naturalizmle psikolojik romanın içiçe geçtiği, birinin diğerini estetikleştirdiği bir üslubu var Orhan Kemal'in. Bu açıdan, benim bildiğim, Setinbeck'ler, Hemingway'ler, Jack London'lar sırasında değil, Faulkner'la aynı sırada görülmelidir. Zira mesela Steinbeck'teki ideolojik ironi Orhan Kemal'de sanatsal ironiye, hümanistik ironiye yerini bırakır. Hemingway'deki olayların hızı onda hızın olayları haline gelir. Jack London'ın romanın amacıyla özdeş bir bilinç veya tutumla doldurulmuş karakterlerinin yerinde Orhan Kemal anlatısının ufkunu yine başka insanlarda bulan (bilinçten çok vicdan, idealden çok dert sahibi) insanları vardır. Çokça klişe, birçok tipik unsur da kullanmıştır; ama Orhan Kemal'in insanları tek tek ve topluca, okuyucuya "hayatın rengi" diyebileceğimiz bir estetik merak/haz duyururlar.
Olay örgüsü, alttan alta akan masal kurgusu Bereketli Topraklar Üzerinde romanında yazar için erken denebilecek (1954'te; Orhan Kemal 40 yaşındayken) bir teknik billurluğa, yukarıda belirttiğimiz gibi matematiksel bir yüzde yüzlüğe erişmiştir. Öyle ki, abarttığımı düşünebilirsiniz ama abartmıyorum, bu romandan çıkarılacak, değiştirilecek tek bir bölüm, karakter, olay anı, diyalog parçası vb. unsur bulamazsınız. Öte tarafta yazarın 50'lerdeki kudretini 60'larda kaybetmeye başladığını görüyoruz; ki bunda siyasi ve toplumsal değişikliklere karşı takındığı tek taraflı tutumun rolü vardır. Önceki romanlarında rastlanmayan bir tarafgirlikle DP'yle ilgili herşeye kötü gözle bakar yazar.
Her ne olursa olsun, eseri hâlâ ("ilkel"!) okuyucuların elinden düşmeyen, en iyi romanları sık sık yeniden basılan, fakat buna rağmen eski adıyla "Türk aydını" şimdiki adıyla (milliyeti vurgulanmaksızın) "entelektüel" olan zatı muhteremin(!) okumaya, sindirmeye direndiği Orhan Kemal asıl okuyucu patlamasını romanımıza yeni bir akım, dolayısıyla yeni bir kişilik geldiği zaman yapacaktır inancındayız. Doğrusunu Allah bilir.

* snob: Toplumsal konum ve zenginliğe çok önem veren, alt toplumsal konumdaki insanları hakir gören, üsttekilere özenen, çoğunlukla da sahip olmadığı zihinsel (entelektüel) ve toplumsal özelliklere (bilgiye, zenginliğe, sanatsal zevke) sahipmiş süsü veren kimse.

20 09 2008

ELA GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER

Mehmet Aycı

Hakan Arslanbenzer önce şairdir şair olmasına da, kabına sığmayan dergilerle birlikte anmak lazım onun adını. Şehrengiz, Atlılar, Huruç, Fayrap… Son yüzyılda edebiyatın dergiler üzerinden yürüdüğünü, yıkımın ve fethin dergilerden başladığını iyi bilen şair, o ele avuca sığmaz eleştirililerini de dergiler üzerinden yürütmüş, kendi yolunu dergilerle açmış, yıkacaksa da yapacaksa da fethedecekse de adını andığım dergileri “karargâh” olarak kullanmıştır. İstisnasız bu dergilerin tamamında “lokomotif kişi” kendisidir. Bu dergilerde yazan, görünen arkadaşlardan “yol ayrımı”na gelenler olmuştur lakin Hakan başından beri kendi heykelini yontma çabasını dergiler üzerinden sürdürmüştür. Şairin beyanını asıl kabul edersek, ilk şiirinin adının “Kan Kardeş” ve şiirin yayımlandığı “adres”in “Dergâh” olmasının da “tesadüf”le açıklanmayacak bir tarafı vardır.

Hakan, kuşağının ve “1971’liler”in en gözü karasıdır. Baklayı ağzından çıkarmıştır çoğu zaman ancak, ağzındaki baklayı çıkar diyen birisi olmamıştır ona… Kendi şiir ülkesinin hem halkı hem reisi olmuştur. Ekmeğini taştan çıkarmıştır; kimseye minnet borcu yoktur. Bir tanım getirilecekse, bir ad konacaksa boy boylayarak soy soylayarak bu ayini kendi gerçekleştirmelidir. Nitekim öyle yapmıştır ve öyle yapmaktadır da… Yola çıktığı arkadaşlarının hangi yola saptıklarını, ne edip eylediklerini yüksekten, ovaya hâkim tepeden izlemiş, bakın yaranız kanıyor yahut ey kardeşler kurt kapanı var demeyi görev saymıştır kendisine… Şairliği de, eleştirmenliği de, adamlığı da az önce okuduğunuz cümleden müstağni değildir. “Düşman kazanma sanatı”nı icra ederken samimidir; kesinlikle kazanacağı düşmanlığın/düşmanların şerrinden emin olma gibi bir sapağa yolunu düşürmemiştir. Çünkü emindir kendinden ve ne yaptığını bilmektedir.

Hakan’ın ne yaptığı, şiirinin ne olduğu, Türk Şiiri’nin neresinde durduğu yahut durmadığı bizim tayinimizin ve tarifimizin dışındadır. Ne var ki “şair” olarak Türk Şiirinde bir “Hakan Arslanbenzer gerçeği” olduğunu yadsıyacak bir babayiğidin çıkması da mümkün değildir. Kendisini ayrı tutması, genel geçerden sakınması, kaba tabirle çoğunun harala gürele karışıp gittiği nehirde boğulmaması, ısrarla Sünniliği, ısrarla Türkçeyi, ırarla Türk Şiirini savunması kimilerinin onu geçimsiz ve inatçı diye tanımlamalarına neden olmuştur. Hoş, Hakan’ın bunları dikkate aldığı da vaki değildir zaten…

Kendi şairliği bir yana, gördüğümüz kadarıyla son beş yılda Hakan Arslanbenzer, yaşadığı dönemde Türk Şiiri’ni bir bütün olarak izleme, iyi olanı, has olanı, harbi olanı takdir etme, taraf tutulması gerektiği yerde taraf olma noktasında gayret gösteren tek kişidir. Bunu Türk Şiiri 2005, Türk Şiiri 2006 ve Türk Şiiri 2007 adlı sahiden emek mahsulü yıllıklara bakan her vicdan sahibi rahatlıkla söyleyebilir. Acımasız olduğu değerlendirmeler elbette vardır lakin bu noktalar kuşkusuz merhametin maraz doğuracağı noktalardır.

Andığımız “yıllık”lara “yıllık” demek de haksızlık olur zira Cumhuriyet dönemi şiir yıllıklarıyla karşılaştırıldıklarında Hakan’ın hazırladıklarının önceye ve sonraya işaret eden uçlarının alabildiğine açık olduğu görülecektir. Şair, şiir yıllıklarının nasıl şiir dışı, edebiyat dışı kaygılarla hazırlandıkları ön bilgisiyle sahaya çıkmıştır ve el ayak çekilip gecenin sessizliği çöktükten sonra masaya oturmuştur.

Hakan’ın yaptığını görmek lazım… Son çeyrek yüzyılda Türk Şiirinde neler oluyor, kimin eli kimin cebinde, kimin şapkasından ihanet çıkıyor, kim yapıyor giysimizdeki nakışları, bunlar bilinmezken, yani hava alabildiğine pusluyken, en azından bir bilenin çıkıp, “kuzey burası kardeşler, burası doğu, bunlar çıkış kapıları, aha bunlar da mazgal” demesi gerekiyordu; taşın altına elini sokan Hakan Arslanbenzer olmuştur.

Ve dahi, “Bunun için Türk Şiirine bir Hakan Arslanbenzer gerekmiştir.” Şairi kutlarız…

HER ŞİİR SİYASİ ŞİİRDİR

Hakan Arslanbenzer

Herşey siyasettir veya herşey siyasidir gibi bir bakış açısına sahipseniz, şiir siyasi olmalı mıdır değil midir gibi bir sorunu kabul etmeyebilirsiniz. Her şiir siyasi şiirdir, fakat derecesi ve yönü farklı olabilir. Başka deyişle, şiirde siyaset gömük veya açık olabilir. Gömük siyaset, şiiri siyasi değilmiş gibi gösterebilir. Yani sizin siyasi görüşünüzü, tarafınızı belli etmeyebilir ama gene de siyasi uçları vardır. Açık siyasetse şiirin olduğu kadar şairin kimliğini ve tavrını da belli eder.

Türkiye’de modern anlamda açık siyasi şiir, modern şiirin ortaya çıkmasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Daha doğrusu Türkiye’de modern şiir şiirde siyasetin gömük veya örtük olmaktan çıkıp açık hale gelmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Namık Kemal'e hala çok şey borçluyuz. Kemal, “Hürriyet”e kaside yazacak kadar siyasi bir şairdir. "Hürriyet Kasidesi" klasik Türk şiir sanatının en iddialı türlerinden biri olan kasideyi özüne döndürmüş ilginç bir şiirdir. Kaside methiye olarak alınıyor bizde. Fakat belli bir kasıtla yazılmış şiir demek aslında sadece. Kasttan kaside yani. Çok açık bir şekilde siyasi bir anlamı var bunun. Genellikle de Osmanlı şairleri siyasi kişilikleri methetmek veya hicvetmek için kasideyi kullanmışlardır. Türk şiiri gazel üzerinden değil de kaside üzerinden modernleşmiştir. Terkip, terci, müstezat ve murabbanın da kasideye eşlik ettiği görülüyor ki, bütün bunların da kasideye yakın türler (anlatı veya hüküm içeren türler diyelim) olduğu bellidir. Türk şairi artık abuklamayı bırakıp konuşmak istedi, konuşan bir şiir yazmak istedi ve geri alınamaz bir şekilde şiirimiz modernleşmeye başladı.

Siyasi şiir, namı değer neo-epik şiir laikçi önyargıların 1930’ların ortasından itibaren Türk şiirini, çünkü Türk matbuat hayatını ve kültür ortamını esir almasına kadar şiirin esasını, merkezini, belirleyici ortamını oluşturmuştur. Namık Kemal'den Mehmet Akif'e, hatta Nazım Hikmet ve Faruk Nafiz'e kadar kesintisiz gelen bir çizgidir bu. Türk şiirini 20. yüzyılın karmaşık atmosferine hazırlayan bu şiir olmuştur. 30’ların ikinci yarısında ne olduğu çok önemlidir. 1935-36 yıllarında Nazım Hikmet siyasi şiirin son darbelerini indirmeye çalışıyordu ama 38’de kendini hapiste buldu. Laikçi rejimin laikliğin mantıksal sonuçlarına tahammülü olmadığı böylece anlaşılmış oldu. Mehmet Akif'se 25'ten beri sürgündeydi, ölmek için 36'da İstanbul'a döndü, Aralık ayının sonunda da öldü.

Rejimin siyasi şiiri susturduğu çok açıktır. Neden? Recep Peker, İsmet İnönü, Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Kaya gibi adamlar yani Cumhuriyet Halk Partisi neden İslamcıların, hümanistlerin, komünistlerin ayrı kollar halinde yürüttüğü ve Batıya karşı ayrı, yerli yöneticilere karşı ayrı muhalefet yapan ve okuyucu sayısı bazı durumlarda on binlerle hesap edilebilen siyasi şiiri hapsetme, boğma, onun yerini kırtıpil şairlere bırakma yolunu seçti? Bunu anlamak zordur, fakat görüneni görmek de o kadar kolaydır. Rusya’da Stalin, hatta Troçki "devrimin yol arkadaşları" dediği şairlere bile neden tahammül edemediyse, onun için bizim yöneticilerimiz de siyasi şiire tahammül gösteremediler. Ki Mehmet Akif milli mücadelenin yol arkadaşı bile değil, bizzat mensuplarından, manevi önderlerinden biriydi.

Demek ki bu bir yanıyla bir rejim sorunudur. İnönü yönetimi devam edebilseydi Stalin Rusya’sındaki şairlerin başına gelen Türk şiirinin de başına gelirdi muhtemelen. Rus şairleri Stalin rejimi yüzünden her geçen gün Batılaşıp liberalleşerek sonunda milli kimliklerine kaybetmişlerdir. Bugün bir Rus şiirinden söz edemiyoruz. 70 yıl boyunca Sovyet olmaya zorlanmış şairlerin kimlik bunalımı yaşamaları normaldir. Türkiye’de ise bu sadece 12-13 yıl sürmüştür. Orhan Veli ve arkadaşları İnönü döneminin şairleri olarak bir kuşkuyu, bir soru işaretini de üzerlerinde taşırlar. Ama bakıyoruz ki Orhan Veli de İnönücülüğü bir kenara bırakarak işi şairaneliğe, serseriliğe vuruyor. Hep yaklaşıp da bir türlü ulaşamadığını söylediği bir şey var Orhan Veli’nin de.

Bugün de zaten mesela Heves dergisindeki "garip" şairlerinin böyle bir tarafları var. Ömer Şişman hariç. Ömer çünkü muhalif, siyasi bir şair açıkça. Diğerleri Garip akımının ihyası gibi duruyorlar. Ya da hortlamışı. Her neyse. Biçimci oldukları yani İkinci Yeni’den de haberdar oldukları için bu kadar sığ olmadıklarını düşünmeye yatkınız ama ben ümidimi giderek kaybediyorum. Ücra, islami bir tür garipti, Heves laikçi garip...

İnönü’den sonra Menderes dönemi geliyor. Bu bir reşarj olmuyor ama. Deşarj oluyor daha çok. Saçma sapan çok fazla şiir yazılmıştır, 80’ler gibi 50’lerde de. Aradan çekip çok iyi dediğimiz, gerçekten de Türk şiirinin tam anlamıyla modern bir şiir, Batılı tarzda mükemmel bir modern şiir olabilmesini sağlamış şiirleri çıkarsak 50’ler fasit dairedir. İkinci Yeni’nin Garip şiirine karşı çıktığı filan da yalandır. Şairane olmayışına karşı çıkıyorlardı. Rejimi haklı çıkarmasına değil. Öyle olsa yazdıkları o pırıl pırıl epik şiirlerin açık siyasi önerme ve önerileri de olurdu. Ama yoktur.

Ama ne olursa olsun İkinci Yeni, şiirde siyaset ihtiyacını artık kaçınılamaz bir şekilde duyuruyor. Şiirin iyilerle kötüler arasında bir kavga, iyilerin kötülerin kuşatmasına karşı bir hurucu olduğunu İkinci Yeni’yle birlikte bir kere daha görüyoruz, buna artık yeniden inanmaya başlıyoruz. Ülke meseleleri şiire giriyor yeniden, insan portreleri giriyor, değerler ıskalası şiirin de ıskalasını oluşturmaya başlıyor. Şiirsel cümleler yani mısralar artık birer zevk oyunu olarak değil, birer vecize, birer hüküm olarak hayatımıza girmeye başlıyor. İsmet Özel’le birlikte bu artık kesinleşiyor da.

80’lerin araya girmesi korkunç bir şanssızlık. Ama hazırlıksız bir toplum, ayağa kalkamayacak durumdaki atıl bir toplum olduğumuz için başımıza 80 darbesini getiriyorlar. Askeri darbeye giden yolu tıkayacak, yeni yollar açabilecek bir toplum değildik. Devlet kendi içinde bugün açabildiği genişlikte kanallar açamıyordu. Yani mesela bugün Genelkurmay, Hükümeti köşeye sıkıştıracak bir açıklama yaptıktan sonra Cem Yılmaz’ın saçma sapan esprilerine bakın biz de kahkaha atabiliyoruz şeklinde hah hah ha ha gülmeye gidemezdi 70’lerde, 80’lerde. Bu bir skandal olurdu. Bu kanal açık değildi çünkü. Rejim oturmamıştı, herşey bir rejim problemine dönüşebiliyordu. Sadece Ecevit, Demirel veya Erbakan’ın kendi başlarına iktidar olmaları halinde bile Türkiye tamamen yön değiştirebilirdi. Her üçünün de kalkınmacı olduğunu, Türkiye’yi dünya sistemine bağlamayı değil sistemden ayırmayı şiar edindikleri açıktır. Bugün, Türkiye’yi güçsüzün stratejisiyle yöneten bir hükümet gidiyor; yerine aynı stratejiyi güden başka bir hükümet geliyor. Ama garip bir dinamizm de var hem toplumda hem yetkede.

“80’lerin karanlığı” diyorum ben buna. Bu konuyla ilgili yazımı Fayrap’ın Aralık sayısında yayımlamıştım, okuyanlar hatırlayacaktır. 90’ların loşluğu gibi bir şey de yazabilir miyim bilmiyorum. Ya da 2000’lerin aydınlığı. Ama işte iyimserim. Bu herşeyden önce şiirde istediklerimi yapabilmemle alakalı bir şey. Ben şiirde kimliksiz, etiksiz, yuvarlak ve soyut bir varlık olarak konuşmak yerine kimsem o, hangi bütünlüğe, hangi çelişkilere sahipsem onunla konuşmayı istiyordum. Müslümansam konuşmam da Müslümanın konuşması olmalı. Günahkarsam şiirde günahı övmesem de bunu yani günah diye bir şeyin var olduğunu duyurmalıyım. “Günahıma rağmen haklıyım” diyebilmeli şiirim. “Sevabıma rağmen eziğim” değil. Bunu 70’lerin, 80’lerin şairleri o kadar çok söyledi ki yeter artık yahu, manasına gelmeli bugünün şiiri.

Ama bütün bunlara rağmen, şiirde bir insan dernek üyesi veya parti üyesi olarak söz alamaz. Yani ben şiirde karmaşık ve mevcut bir Müslüman olarak konuşmalıyım elbette. Ama bir İslamcı olarak değil. İslamcılığın bakış açılarıyla şiirinkiler üst üste oturmaz çünkü. İslamcı olarak bugün belli sebeplerle Amerikan karşıtlığına karşıyım ben mesela. Amerikan karşıtlığının bir perde, başımıza çorap örmek için birilerinin hala kullandıkları bir perde olduğuna inanıyorum. Amerikan taraftarlığıyla aynı tarafta, benzer çıkarlara, seçkinci çıkarlara sahip olduğunu düşünüyorum Amerikan karşıtlığının. Amerikan karşıtlığı Türkiye’de insanları motive eden, onlara kendilerini geliştirme ve ifade etme fırsatı sunan bir şey değil. CIA tarafından kontrol edilen çok fazla şey var Amerikan karşıtlığının içinde. Yüzeysel bir karşıtlık çünkü. Kaba bir karşıtlık. Herneyse.

Şiirin bakış açısı bunun üstüne oturamaz. Çünkü ahlaki anlamda iyilik-kötülük ayrımı belirler şiirin bakış açılarını. Amerikan karşıtlığı ile Amerikan karşıtlığına karşıtlık iyilik kötülük ayrımı barındırmıyor. Bizzat Amerikan karşıtlığı İslami yani meşru bazı gerekçelere yaslanıyor. Müslüman mazlum olmaz. Müslüman zulmetmez. Bu ilkeye yaslanıyor Amerikan karşıtlığı. Amerikanın veya İsrail’in sıfatı “zalim”dir biliyorsunuz. Bu İslami bir tanım. Demek ki bozuk, bozulmuş, zaten bozma demek olan Amerikan karşıtlığının içinde meşru şeyler var. O zaman şiir buna başka bir bakış açısı getirebilir ancak. Kirli suyu dökerken bebeği atmayı engelleyebilecek bir şey söylemesi icap eder.

Aynı şekilde Kürt karşıtı bir şiir olamaz Türkçe’de. “Kürt”, Türk şiirinde sevilen bir şeyin sıfatıdır. “Yoksul”, “çirkin”, “dilbilmez” filan yan anlamları var ki bunlar da olumlu sıfatlardır Türk şiirinde. Zaten güzelle çirkinin eşit derecede olumlu olduğu bir şiir Türk şiiri. Bu da estetiğin bizi pek kandıramadığını gösteriyor. Türk sineması “çirkin kral” çıkarmış bir sinemadır sözgelimi. “Kara” kelimesini çok seven bir milletiz. “Kötü” dışında sevmediğimiz nedir, orası da meçhul ya.

Siyaset kötülüğe karşı olmak demek bizim için. Bu anlama gelmeyebilecek siyasetler için politika diyoruz hemen. Şiirin de kötülüğe karşı olduğunu duymak istiyoruz. Heves dergisinin başta sorduğu soruya yıllar sonra cevap vereyim: Türkçe’de Avrupa şiiri mümkün değildir. Çünkü biz hem dünyanın zayıf milletlerine zulmeden bir düzenin mirasçısı olup, bu düzenin meyvelerini devşirip hem de vicdan azabı çektikçe sanat yapan bir topluluk değiliz. Bizde zaten sanat yok, sadece şiir var. Şiirimiz de vicdan azabı şiiri değil; sorgulayan, hesap soran, adaleti ve haklılığı arayan bir şiir. Türkiye’de şiirin karın doyurmaması, şairlerin geçim sıkıntısı yaşayan insanlar olmaları bile bu anlamda siyasi şiirin devamlılığı için harikulade bir imkandır. Zaten dikkat ettiyseniz, siyasi şiire karşı çıkan şairlerin, edebiyatçıların tuzu kurudur biraz. Onlar belli imkanları ele geçirip kendilerini dışa kapatmış, başka milletleri değilse de Türk halkını sömüren vergi düzeninden pozitif yönde etkilenen, kolay işlerden bol gelir elde eden ve şiiri de az çok bir boş vakit uğraşı derekesine indirmiş olan cici şairler, şairciklerdir…