Hakan Arslanbenzer
“Genç arkadaşlar” diyorum ya, kendimi yeterince yaşlı hissetmediğimi, hissedemediğimi söylemeliyim. Yaşlılık, yaşlanmak biraz da sosyal bir rol. Toplumun benim gibi kıyısında duran insanların yaşlanması da biraz yalnız ağaçların yaşlanmasına benziyor bu yüzden. İnsanlar mesuliyetleri, borçları, ödünleri, elde etmek isteyip de elde edemedikleri yüzünden yaşlanıyor. Yani insanlar birbirlerini yaşlandırıyor. Tıpkı ormanın birbirinin toprağından, güneşinden çalan ağaçları gibi. Yalnız ağaçsa yaşlandıkça bir yandan da güçlenir, gürleşir. Kendimi yalnız bir ağaç gibi hissediyorum. Ne kimsenin toprağından, güneşinden çaldım; ne kimsenin benden çalmasına müsaade ettim.
Ama Fayrap’a yazanlar, Fayrap hakkında yazanlar, Fayrap dolayısıyla birtakım gayretkeşliklere girişenler, bunların en azından bir kısmı, sanki benimle tatsız bir rekabetin içine girmişler gibi hissediyorum. Beni yaşlandırıyorlar ve çoğunun yaşı henüz yirmi beşi aşmadığı halde onlar da bana inanılmaz yaşlı geliyor. Hayattaki en uzun arkadaşlığı iki yılı aşmamış biri görmüş geçirmiş bunamış bile yaşlılar gibi konuşuyor: “Biz çok gördük.” Halleri bu, tavırları bu. “Hakan Arslanbenzer napıyor biliyoruz.” Bilin bakalım da. “Arslanbenzer mi, şöyledir böyledir.” “Fayrap çevresini sana anlatayım.”
Doğrusu ben anlatamam. Elinizde tuttuğunuz sayıya gelinceye dergide 60-65 kadar yazar yer aldı, çoğunu bir kere görmüşlüğüm yok. Ahmet Güntan’la beş altı yıldır yazışıyoruz, iki kere de görüştük İstanbul’da; Mahfil dergisini çıkardı, ben de bu dergide yer aldım ve Güntan’ın şiir ve yazılarına Fayrap’ta yer verdim; zaman zaman da dertleştik. Şimdi, Ahmet Güntan nasıl adamdır derseniz iyi adamdır der, güvenirim der; başka da bir şey söyleyemem. Osman Konuk’la neden bilmem aramıza kara kediler girdi; toplamda sanırım iki kere gördüğüm, şiirlerini okuduğum andan, yani 1995 yıllarından itibaren saygı duyduğum, birkaç şiirine Atlılar’da yer verdiğim, tarzına gıptayla baktığım, her halükarda önemsediğim Osman Konuk’la. Ama nasıl adamdır derseniz, iyi adamdır güvenirim der susarım. Kara kediler aramıza girdi ama hepsi bu. Niye girdi, kim soktu, nasıl girdiler… orası da o kadar belli değil. Ahmethan Yılmaz nasıl bir adam derseniz, çok seviyorum çok önemli şair, bir süre sık görüştüğümüz oldu, hakkını bana helal etsin başka bir şey istemem der de başka bir şey diyemem. Yani gelin size Ahmethan Yılmaz şudur budur anlatayım, biliyorum, çözdüm, bitirdim dersem boyumdan büyük ukalalık etmiş olurum. Cihan Aktaş için hakeza. Mustafa Kutlu, İsmail Kara ve İsmet Özel için hakeza. Kurtuluş Kayalı derseniz, tek fikir sosyologumuz, müthiş bir adam derim; başka bir şey söylersem haksızlık olur. Bir sürü afedersiniz salak, İsmet Özel için “kibirli” diyor, zerre kadar anlayamıyorum mesela. Mustafa Kutlu sanki mülayim biriymiş gibi konuşuyorlar. Siz onu bir de yazı yazarken göreceksiniz. Ben gördüm. Dokuz on ay yanında bulundum, aynı odada çalıştım. Ama nasıl adamdır derseniz büyük adamdır, Türk hikayesinin önemli yazarıdır, kuşağımın en büyük destekçisidir, güvenir misin sonuna kadar güvenirim der, başka bir şey söylemeyi bir kere yaşıma ve Mustafa Kutlu’ya karşı pozisyonuma uygun görmem. Edepsizlikten başka bir şey olmaz bu.
Ben 37 yaşındayım ve yeri geldi böyle insanlar karşısında yanlışlar da yaptım. Boş bulunup saçmaladım veya tepkimi gizleyemedim. Yeri geldi kırgınlıklarımı içime attım, haftalarca yataklarda yattım üzüntümden. Şair yazar dostlarımın, kardeşlerimin, büyüklerimin, küçüklerimin aşkına yutmadığım antibiyotik, ağrı kesici kalmadı nerdeyse. Şiire başladığımda ağzımda iki düşmemiş süt dişi dahil 34 tane dişim vardı, şimdi birkaç tanesi çürük olmak üzere 26 tane. Şiire ben şizofreniden veya cinlerden paçayı kurtararak yürümüştüm 21’imde. Şiirle uğraştıkça vereme, ülsere, kansere yaklaştığım zamanlar oldu. Kafamda saç kalmadı. Çok üzüldüğüm zaman gözlerim seyiriyor, ellerim titriyor. Şiiri toplumun kalınlığı nedeniyle seçmiştim; şairler, şiir okuyucuları inceliklidir diye. Şiirde kaldığım sürece yeri geldi Hâmid’in “Eyvah ne yer ne yar kaldı / Gönlüm dolu ah ü zar kaldı” beytini ve binlerce benzeri şeyi içten hissedip anlayayazdım. Yeri geldi hani İsmet Özel’in var ya, “karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” şeysi, onu yaşadığım sabahlar ve akşamlar ve geceyarıları ve ikindi vakitleri oldu. Büyük dervişane sırlara ermedim belki, ama küçük insani sıkıntı ve sevinçlerden şiirin içinde, şairler ve yazarların kıyısında, ama dediğim gibi hiçbirinin güneşinden, toprağından çalmadan, nasiplendiğim oldu.
Şimdi siz nereden biliyorsunuz, nasıl çözdünüz, hangi arada tanımayı başardınız? Müneccimle yatıp medyumla mı kalktınız?
Ahlaklarını fazla beğendiğimi söyleyemem gençlerin. Ahlak derken gene yazı ahlakını konuşuyoruz burada. Özel hayatını bildiklerimin özel hayatını da beğenmiyorum, ama o başka mesele. Onun yeri burası değil. Yazmaya karşı tuhaf bir tavır içindeler. Bana ve Fayrap’a karşı gösterdikleri ukalalık, laubalilik ve tembelliği kendi yazdıklarına da uyguluyorlar. Bazıları hani çıkardığım dergilerde yazanları bana benzetir. Hatta taklidim diye küçümser. Tamamen uydurma, yakıştırma, irapta mahalli, tecrübede karşılığı olmayan bir benzerlik, benzetme.
Ben Dergâh’a ilk şiirimi gönderdiğimde, “Mustağa ağabey, nasılsınız?” gibi, bırakın laubaliliği bir rahatlık içinde bile değildim. Sana sorulmadan asla senden büyüğe nasıl olduğunu soramazsın. Ben bunu köyde öğrendim. Adabı muaşeret veya medeniyet budur filan da demiyorum. Kentli oturup-kalkma bilgisi filan gibi aklımın yetmediği şeylerden değil bu. Yahut Cahit Koytak’tan yediğim fırçayı hâlâ unutamam. Üstelik de Koytak’a iltifat ederek başlamıştım mektubuma. Yağmurda Futbol Oynayan Çocuklar şiirine yakınlığımdan, sempatimden filan dem vurmuştum. Ayrıca, genç de olsam o günlerde ben bayağı tanınmış bir şairdim. Ama ne fark eder? Cahit Koytak 1949’lu, ben 71’liyim. Demek ki önce özgeçmiş, vesikalık fotoğraf, muhtarlık ilmühaberi, başvuru formu filan göndererek başlamam icap ediyordu. Aman neyse…
Cahit Koytak’ın bana gösterdiği “ağabeyliği” ben size göstermeyeceğim elbette. Gençleri burada mümkünse sigaya çekerken, Ali Göçer’in 1996’da Yedi İklim’de bize “Gençler de hiç gelip bize ‘Ağabey, sizin şu eserinizde bu var,’ demiyorlar,” demesi gibisinden pusulayı şaşırmış şeyler söyleyecek değilim. Umrumda bile değil gençlerin eserime ya da semerime ne nazarla baktıkları ne yorumda bulundukları. Yaptığım işi onlardan öğrenmeyeceğim ve onların bana bağlılıkları veya isyanları vız gelip tırıs gideceği için. Ben özgürleşmiş bir şair ve fikir (adamı demek gelmedi içimden) hamalıyım. Özgürleşmiş; yani geçmesi gereken bir iki yerden geçmiş ve kendi yolunu bulmuş, kendi yoluna yollanmış. Ha şu olur; biri gelir ve bana, eserime gerçek yerini oturaklı bir şekilde gösterir, ona diyecek bir şey olmaz. Ama gençler şöyle ediyormuş, efendim böyle söylüyormuş. Biz müsamaha ederiz ama işimiz, durumumuz, ulaştığımız karakter laubalilik, tembellik, haddini bilmezlik kaldırmaz. Benim derdim, gençlerin güneşimden, toprağımdan çalmaya kalkması da değil. Kimin malını kimden çalıyorlarmış. Hakan Arslanbenzer şamarı yiyip oturmak diye bir şey şükür ki hâlâ ve aslında baştan beri var. Gençlerden önce benim kendi kıyl ü kal akranlarım var çünkü. Hiçbiriyle rekabet etmediğim, her birinin yazdıklarına sonuna kadar incelikle ve iyi bir nazarla baka durduğum, netice itibariyle kendimi hiçbiriyle, çünkü toplamda hepsinin yaptığı benim yaptıklarıma eş değil, kendimi eş kabul etmediğim akranlarım.
Cahit Koytak bana yol göstermek, benim iyiliğimi istemek, bana güzelce yardım etmek istiyordu. Bunlar da var tabii hayatta. Benim hayatımda yoksa da. Benim size yapacaklarım arasında bunlar, böyle şeyler namevcut. Sizinle benim, yazdıklarınızla Fayrap arasında olan, olacak, olması gereken şeyler başka şeyler. Bütün ilişkimiz tanım gereği, öncelikle, yazdıklarınızın Fayrap’ta yayımlanması ve sizlerin dilediğiniz takdirde ama söz verince sadık kalmak kaydıyla Fayrap çevresinde örgütlediğimiz kolektif çalışmaya katılmanızdan ibarettir. “Hakan abi” yok yani. Yerim ben Hakan abiyi. Fayrap’ta sadece duruma göre şiirlerinizin, hikayelerinizin, yazılarınızın yayımlanmasını, isminizin görünmesini istiyor olabilirsiniz. O zaman bizden, benden bekleyebileceklerinizin ölçüsü de bunun ölçüsüncedir. Yazdıklarınızı gönderirsiniz, ben de yayımlarım veya yayımlamam. Bu kadar. That’s all. Finito! Arapçası: La! Kürtçesi: Na!
Kolektif bir çalışma olarak Fayrap’a katılmaksa daha ağır bir sıkleti işaret ediyor. Bir kere, Fayrap’ın ne olduğunu iyi bilmen gerekir. Fayrap, Neo-Epik şiir hareketinin ve okulunun yayın organıdır. Neo-Epik hareket ne demek? Neo-Epik okul ne demek? İşte bunları öğreneceksin. Öğrenmek için de okuyacaksın. Okumak içinse susman, çeneni kapaman şart. Mesela bir yandan Hakan Kalkan’ın diğer yandan Tevfik Fikret’in şiirlerini okuyup tahlil etmiş olmanı bekleyeceğiz senden. Götün yemiyorsa çekilebilirsin, güle güle, yürü de ense tıraşını görelim.
Ki tahlil, Fayrap’a katılmanın hem ölçüsü hem hedefidir. Fayrap’a yahut Neo-Epik’e katılmak demek, dünyayı tahlil eden bir şiire ve şiir düşüncesine mensup olmak anlamındadır. Ama bu tahlili yapacak siyasi donatıma, kültürel derinliğe, muhakeme gücüne ve cesarete sahip değilseniz zaten bir şey yapamazsınız. Neo-Epik şiirin yalnızca şairleri değil, okuyucuları da bu saydıklarıma az çok sahip insanlardır.
Neo-Epik hareket, dünyayı tahlil eden, teşrih eden, cerheden şiir, siyasi donatım, kültürel yerlilik ve derinlik… bunlar çoğunuzun kaldırabileceğinden fazla bir yük anlamına geliyor. Okumanız gereken onlarca değil, yüzlerce değil, binlerce ve onbinlerce eser var. Okumuş değilsiniz. Okuyor da değilsiniz. Ne yapacağız? Mesela İstanbul’da bir ara Ali Şeriati (Öze Dönüş, Dine Karşı Din, İnsanın Dört Zindanı) ve İsmet Özel (Cuma Mektupları) dersleri yapmıştım. Genç arkadaşlar Şeriati okumaya tahammül edemediler. Cuma Mektupları ise nispeten kısa da olsa birlikte bir yol yürümemize aracılık etti. Bunun başka yönleri de var elbette, ama burada tahammül kısmını işliyorum. Bu okumaları birlikte yaptıklarım üstelik karşıma çıkan en basiretli, en donatımlı, en yetenekli gençler. Fayrap’ı ilk günden beri sırtlayan arkadaşlar. 82’liler. Ama gene iki üç kişi. Gene sen ben bizim oğlan. Gene buradakiler.
Mevcut anda gençler anlatıyor, külahım da dinliyor. Okumaya, dinlemeye, öğrenmeye değil de öğretmeye, gevezelik etmeye, vakit öldürmeye niyetleri var. Bana şiir anlatıyorlar mesela; gülünç, değil mi? Buna 3 B diyorum ben. Budalalık, burjuvalık, bungunluk. Çoğu genç arkadaş, böyle ve benzer konularda kendini aslında küçülttüğünü göremeyecek kadar budala. Dünyanın Arjantin Caddesi veya Fatih Ana Caddeden yahut da Taksimden, nerede takılıyorsa artık, ibaret olduğunu sanacak kadar burjuva. Hiçbir şeye büyük ümitler ve inançlar beslemeyecek kadar da bungun.
Biz, 3 B’nin karşısına 3 Y ile çıkacağız. Yenilik, yaratıcılık, yüreklilik. Benim kolektiften, kolektivizmden anladığım zaafların, dolayısıyla hınçların değil, güçlerin, sağlık ve iyiliğin, basiret ve görgünün, yetenek ve zekanın, aşk ve imanın birleştirilmesidir. Yeni şiirleri ve şiirde yeniliklere kapımız her zaman açık olması bir tarafa, Neo-Epik hareketin başından beri temel ölçü ve hedeflerinden biridir zaten tazelik, sıcaklık, deneycilik-denenmemişlik. Yeniliği tabii uyduruk kaydırık yüzeysel kelime oyunlarında aramadığımızı herkes biliyor. İkinci Y, yaratıcılık burada devreye giriyor. Yaratmak şiirde nasıl olur? Kendinden söylemekle, sana mahsus olanı söylemekle olur. Yapıntı parlaklıklar yaratıcılık gibi görünebilir bir an. İçinde biraz yaratıcılık da var bu tür şeylerin tabii. Ama asıl yaratım ve yenilik, dünyaya yeni gelmiş, dünyaya gözlerini yeni açmış, dünyayı yeniden tanımaya çalışan bir insanın, dolayısıyla yeni dertlerin ve yeni beklentilerin bakışıyla bakmaktadır. Piyasa bakışının dışına çıkmakla oluyor bu da. Bundan da bir yalnızlık, teklik, bilinmemişlik cesareti, Y’lerimizin üçüncüsü, yüreklilik doğuyor. Dünyaya başka türlü bir tahlil gayretiyle bakacaksın. Olana, gelene başka bir şey söyleyeceksin. Bu yürekliliğe sahip misin?
Diğerleri defolup gitsin, yürekliler benimle kalsın. Şimdilik sözlerim bundan ibaret. Görüşürüz. Yani, bu ne demek, siz yazarsınız, ben de onu zaten görürüm…
“Genç arkadaşlar” diyorum ya, kendimi yeterince yaşlı hissetmediğimi, hissedemediğimi söylemeliyim. Yaşlılık, yaşlanmak biraz da sosyal bir rol. Toplumun benim gibi kıyısında duran insanların yaşlanması da biraz yalnız ağaçların yaşlanmasına benziyor bu yüzden. İnsanlar mesuliyetleri, borçları, ödünleri, elde etmek isteyip de elde edemedikleri yüzünden yaşlanıyor. Yani insanlar birbirlerini yaşlandırıyor. Tıpkı ormanın birbirinin toprağından, güneşinden çalan ağaçları gibi. Yalnız ağaçsa yaşlandıkça bir yandan da güçlenir, gürleşir. Kendimi yalnız bir ağaç gibi hissediyorum. Ne kimsenin toprağından, güneşinden çaldım; ne kimsenin benden çalmasına müsaade ettim.
Ama Fayrap’a yazanlar, Fayrap hakkında yazanlar, Fayrap dolayısıyla birtakım gayretkeşliklere girişenler, bunların en azından bir kısmı, sanki benimle tatsız bir rekabetin içine girmişler gibi hissediyorum. Beni yaşlandırıyorlar ve çoğunun yaşı henüz yirmi beşi aşmadığı halde onlar da bana inanılmaz yaşlı geliyor. Hayattaki en uzun arkadaşlığı iki yılı aşmamış biri görmüş geçirmiş bunamış bile yaşlılar gibi konuşuyor: “Biz çok gördük.” Halleri bu, tavırları bu. “Hakan Arslanbenzer napıyor biliyoruz.” Bilin bakalım da. “Arslanbenzer mi, şöyledir böyledir.” “Fayrap çevresini sana anlatayım.”
Doğrusu ben anlatamam. Elinizde tuttuğunuz sayıya gelinceye dergide 60-65 kadar yazar yer aldı, çoğunu bir kere görmüşlüğüm yok. Ahmet Güntan’la beş altı yıldır yazışıyoruz, iki kere de görüştük İstanbul’da; Mahfil dergisini çıkardı, ben de bu dergide yer aldım ve Güntan’ın şiir ve yazılarına Fayrap’ta yer verdim; zaman zaman da dertleştik. Şimdi, Ahmet Güntan nasıl adamdır derseniz iyi adamdır der, güvenirim der; başka da bir şey söyleyemem. Osman Konuk’la neden bilmem aramıza kara kediler girdi; toplamda sanırım iki kere gördüğüm, şiirlerini okuduğum andan, yani 1995 yıllarından itibaren saygı duyduğum, birkaç şiirine Atlılar’da yer verdiğim, tarzına gıptayla baktığım, her halükarda önemsediğim Osman Konuk’la. Ama nasıl adamdır derseniz, iyi adamdır güvenirim der susarım. Kara kediler aramıza girdi ama hepsi bu. Niye girdi, kim soktu, nasıl girdiler… orası da o kadar belli değil. Ahmethan Yılmaz nasıl bir adam derseniz, çok seviyorum çok önemli şair, bir süre sık görüştüğümüz oldu, hakkını bana helal etsin başka bir şey istemem der de başka bir şey diyemem. Yani gelin size Ahmethan Yılmaz şudur budur anlatayım, biliyorum, çözdüm, bitirdim dersem boyumdan büyük ukalalık etmiş olurum. Cihan Aktaş için hakeza. Mustafa Kutlu, İsmail Kara ve İsmet Özel için hakeza. Kurtuluş Kayalı derseniz, tek fikir sosyologumuz, müthiş bir adam derim; başka bir şey söylersem haksızlık olur. Bir sürü afedersiniz salak, İsmet Özel için “kibirli” diyor, zerre kadar anlayamıyorum mesela. Mustafa Kutlu sanki mülayim biriymiş gibi konuşuyorlar. Siz onu bir de yazı yazarken göreceksiniz. Ben gördüm. Dokuz on ay yanında bulundum, aynı odada çalıştım. Ama nasıl adamdır derseniz büyük adamdır, Türk hikayesinin önemli yazarıdır, kuşağımın en büyük destekçisidir, güvenir misin sonuna kadar güvenirim der, başka bir şey söylemeyi bir kere yaşıma ve Mustafa Kutlu’ya karşı pozisyonuma uygun görmem. Edepsizlikten başka bir şey olmaz bu.
Ben 37 yaşındayım ve yeri geldi böyle insanlar karşısında yanlışlar da yaptım. Boş bulunup saçmaladım veya tepkimi gizleyemedim. Yeri geldi kırgınlıklarımı içime attım, haftalarca yataklarda yattım üzüntümden. Şair yazar dostlarımın, kardeşlerimin, büyüklerimin, küçüklerimin aşkına yutmadığım antibiyotik, ağrı kesici kalmadı nerdeyse. Şiire başladığımda ağzımda iki düşmemiş süt dişi dahil 34 tane dişim vardı, şimdi birkaç tanesi çürük olmak üzere 26 tane. Şiire ben şizofreniden veya cinlerden paçayı kurtararak yürümüştüm 21’imde. Şiirle uğraştıkça vereme, ülsere, kansere yaklaştığım zamanlar oldu. Kafamda saç kalmadı. Çok üzüldüğüm zaman gözlerim seyiriyor, ellerim titriyor. Şiiri toplumun kalınlığı nedeniyle seçmiştim; şairler, şiir okuyucuları inceliklidir diye. Şiirde kaldığım sürece yeri geldi Hâmid’in “Eyvah ne yer ne yar kaldı / Gönlüm dolu ah ü zar kaldı” beytini ve binlerce benzeri şeyi içten hissedip anlayayazdım. Yeri geldi hani İsmet Özel’in var ya, “karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” şeysi, onu yaşadığım sabahlar ve akşamlar ve geceyarıları ve ikindi vakitleri oldu. Büyük dervişane sırlara ermedim belki, ama küçük insani sıkıntı ve sevinçlerden şiirin içinde, şairler ve yazarların kıyısında, ama dediğim gibi hiçbirinin güneşinden, toprağından çalmadan, nasiplendiğim oldu.
Şimdi siz nereden biliyorsunuz, nasıl çözdünüz, hangi arada tanımayı başardınız? Müneccimle yatıp medyumla mı kalktınız?
Ahlaklarını fazla beğendiğimi söyleyemem gençlerin. Ahlak derken gene yazı ahlakını konuşuyoruz burada. Özel hayatını bildiklerimin özel hayatını da beğenmiyorum, ama o başka mesele. Onun yeri burası değil. Yazmaya karşı tuhaf bir tavır içindeler. Bana ve Fayrap’a karşı gösterdikleri ukalalık, laubalilik ve tembelliği kendi yazdıklarına da uyguluyorlar. Bazıları hani çıkardığım dergilerde yazanları bana benzetir. Hatta taklidim diye küçümser. Tamamen uydurma, yakıştırma, irapta mahalli, tecrübede karşılığı olmayan bir benzerlik, benzetme.
Ben Dergâh’a ilk şiirimi gönderdiğimde, “Mustağa ağabey, nasılsınız?” gibi, bırakın laubaliliği bir rahatlık içinde bile değildim. Sana sorulmadan asla senden büyüğe nasıl olduğunu soramazsın. Ben bunu köyde öğrendim. Adabı muaşeret veya medeniyet budur filan da demiyorum. Kentli oturup-kalkma bilgisi filan gibi aklımın yetmediği şeylerden değil bu. Yahut Cahit Koytak’tan yediğim fırçayı hâlâ unutamam. Üstelik de Koytak’a iltifat ederek başlamıştım mektubuma. Yağmurda Futbol Oynayan Çocuklar şiirine yakınlığımdan, sempatimden filan dem vurmuştum. Ayrıca, genç de olsam o günlerde ben bayağı tanınmış bir şairdim. Ama ne fark eder? Cahit Koytak 1949’lu, ben 71’liyim. Demek ki önce özgeçmiş, vesikalık fotoğraf, muhtarlık ilmühaberi, başvuru formu filan göndererek başlamam icap ediyordu. Aman neyse…
Cahit Koytak’ın bana gösterdiği “ağabeyliği” ben size göstermeyeceğim elbette. Gençleri burada mümkünse sigaya çekerken, Ali Göçer’in 1996’da Yedi İklim’de bize “Gençler de hiç gelip bize ‘Ağabey, sizin şu eserinizde bu var,’ demiyorlar,” demesi gibisinden pusulayı şaşırmış şeyler söyleyecek değilim. Umrumda bile değil gençlerin eserime ya da semerime ne nazarla baktıkları ne yorumda bulundukları. Yaptığım işi onlardan öğrenmeyeceğim ve onların bana bağlılıkları veya isyanları vız gelip tırıs gideceği için. Ben özgürleşmiş bir şair ve fikir (adamı demek gelmedi içimden) hamalıyım. Özgürleşmiş; yani geçmesi gereken bir iki yerden geçmiş ve kendi yolunu bulmuş, kendi yoluna yollanmış. Ha şu olur; biri gelir ve bana, eserime gerçek yerini oturaklı bir şekilde gösterir, ona diyecek bir şey olmaz. Ama gençler şöyle ediyormuş, efendim böyle söylüyormuş. Biz müsamaha ederiz ama işimiz, durumumuz, ulaştığımız karakter laubalilik, tembellik, haddini bilmezlik kaldırmaz. Benim derdim, gençlerin güneşimden, toprağımdan çalmaya kalkması da değil. Kimin malını kimden çalıyorlarmış. Hakan Arslanbenzer şamarı yiyip oturmak diye bir şey şükür ki hâlâ ve aslında baştan beri var. Gençlerden önce benim kendi kıyl ü kal akranlarım var çünkü. Hiçbiriyle rekabet etmediğim, her birinin yazdıklarına sonuna kadar incelikle ve iyi bir nazarla baka durduğum, netice itibariyle kendimi hiçbiriyle, çünkü toplamda hepsinin yaptığı benim yaptıklarıma eş değil, kendimi eş kabul etmediğim akranlarım.
Cahit Koytak bana yol göstermek, benim iyiliğimi istemek, bana güzelce yardım etmek istiyordu. Bunlar da var tabii hayatta. Benim hayatımda yoksa da. Benim size yapacaklarım arasında bunlar, böyle şeyler namevcut. Sizinle benim, yazdıklarınızla Fayrap arasında olan, olacak, olması gereken şeyler başka şeyler. Bütün ilişkimiz tanım gereği, öncelikle, yazdıklarınızın Fayrap’ta yayımlanması ve sizlerin dilediğiniz takdirde ama söz verince sadık kalmak kaydıyla Fayrap çevresinde örgütlediğimiz kolektif çalışmaya katılmanızdan ibarettir. “Hakan abi” yok yani. Yerim ben Hakan abiyi. Fayrap’ta sadece duruma göre şiirlerinizin, hikayelerinizin, yazılarınızın yayımlanmasını, isminizin görünmesini istiyor olabilirsiniz. O zaman bizden, benden bekleyebileceklerinizin ölçüsü de bunun ölçüsüncedir. Yazdıklarınızı gönderirsiniz, ben de yayımlarım veya yayımlamam. Bu kadar. That’s all. Finito! Arapçası: La! Kürtçesi: Na!
Kolektif bir çalışma olarak Fayrap’a katılmaksa daha ağır bir sıkleti işaret ediyor. Bir kere, Fayrap’ın ne olduğunu iyi bilmen gerekir. Fayrap, Neo-Epik şiir hareketinin ve okulunun yayın organıdır. Neo-Epik hareket ne demek? Neo-Epik okul ne demek? İşte bunları öğreneceksin. Öğrenmek için de okuyacaksın. Okumak içinse susman, çeneni kapaman şart. Mesela bir yandan Hakan Kalkan’ın diğer yandan Tevfik Fikret’in şiirlerini okuyup tahlil etmiş olmanı bekleyeceğiz senden. Götün yemiyorsa çekilebilirsin, güle güle, yürü de ense tıraşını görelim.
Ki tahlil, Fayrap’a katılmanın hem ölçüsü hem hedefidir. Fayrap’a yahut Neo-Epik’e katılmak demek, dünyayı tahlil eden bir şiire ve şiir düşüncesine mensup olmak anlamındadır. Ama bu tahlili yapacak siyasi donatıma, kültürel derinliğe, muhakeme gücüne ve cesarete sahip değilseniz zaten bir şey yapamazsınız. Neo-Epik şiirin yalnızca şairleri değil, okuyucuları da bu saydıklarıma az çok sahip insanlardır.
Neo-Epik hareket, dünyayı tahlil eden, teşrih eden, cerheden şiir, siyasi donatım, kültürel yerlilik ve derinlik… bunlar çoğunuzun kaldırabileceğinden fazla bir yük anlamına geliyor. Okumanız gereken onlarca değil, yüzlerce değil, binlerce ve onbinlerce eser var. Okumuş değilsiniz. Okuyor da değilsiniz. Ne yapacağız? Mesela İstanbul’da bir ara Ali Şeriati (Öze Dönüş, Dine Karşı Din, İnsanın Dört Zindanı) ve İsmet Özel (Cuma Mektupları) dersleri yapmıştım. Genç arkadaşlar Şeriati okumaya tahammül edemediler. Cuma Mektupları ise nispeten kısa da olsa birlikte bir yol yürümemize aracılık etti. Bunun başka yönleri de var elbette, ama burada tahammül kısmını işliyorum. Bu okumaları birlikte yaptıklarım üstelik karşıma çıkan en basiretli, en donatımlı, en yetenekli gençler. Fayrap’ı ilk günden beri sırtlayan arkadaşlar. 82’liler. Ama gene iki üç kişi. Gene sen ben bizim oğlan. Gene buradakiler.
Mevcut anda gençler anlatıyor, külahım da dinliyor. Okumaya, dinlemeye, öğrenmeye değil de öğretmeye, gevezelik etmeye, vakit öldürmeye niyetleri var. Bana şiir anlatıyorlar mesela; gülünç, değil mi? Buna 3 B diyorum ben. Budalalık, burjuvalık, bungunluk. Çoğu genç arkadaş, böyle ve benzer konularda kendini aslında küçülttüğünü göremeyecek kadar budala. Dünyanın Arjantin Caddesi veya Fatih Ana Caddeden yahut da Taksimden, nerede takılıyorsa artık, ibaret olduğunu sanacak kadar burjuva. Hiçbir şeye büyük ümitler ve inançlar beslemeyecek kadar da bungun.
Biz, 3 B’nin karşısına 3 Y ile çıkacağız. Yenilik, yaratıcılık, yüreklilik. Benim kolektiften, kolektivizmden anladığım zaafların, dolayısıyla hınçların değil, güçlerin, sağlık ve iyiliğin, basiret ve görgünün, yetenek ve zekanın, aşk ve imanın birleştirilmesidir. Yeni şiirleri ve şiirde yeniliklere kapımız her zaman açık olması bir tarafa, Neo-Epik hareketin başından beri temel ölçü ve hedeflerinden biridir zaten tazelik, sıcaklık, deneycilik-denenmemişlik. Yeniliği tabii uyduruk kaydırık yüzeysel kelime oyunlarında aramadığımızı herkes biliyor. İkinci Y, yaratıcılık burada devreye giriyor. Yaratmak şiirde nasıl olur? Kendinden söylemekle, sana mahsus olanı söylemekle olur. Yapıntı parlaklıklar yaratıcılık gibi görünebilir bir an. İçinde biraz yaratıcılık da var bu tür şeylerin tabii. Ama asıl yaratım ve yenilik, dünyaya yeni gelmiş, dünyaya gözlerini yeni açmış, dünyayı yeniden tanımaya çalışan bir insanın, dolayısıyla yeni dertlerin ve yeni beklentilerin bakışıyla bakmaktadır. Piyasa bakışının dışına çıkmakla oluyor bu da. Bundan da bir yalnızlık, teklik, bilinmemişlik cesareti, Y’lerimizin üçüncüsü, yüreklilik doğuyor. Dünyaya başka türlü bir tahlil gayretiyle bakacaksın. Olana, gelene başka bir şey söyleyeceksin. Bu yürekliliğe sahip misin?
Diğerleri defolup gitsin, yürekliler benimle kalsın. Şimdilik sözlerim bundan ibaret. Görüşürüz. Yani, bu ne demek, siz yazarsınız, ben de onu zaten görürüm…