30 06 2009

TEMMUZ SAYISI ÇIKTI



26 06 2009

NOTOS ÖYKÜ, HAZİRAN-TEMMUZ 2009


Nurcan Toprak

  • “türk sineması türk romanının önüne mi geçti” sorusunu soruyor dergi. dosyadan ziyade mikrofon uzatmak bu esasında. sorunun lüzumuna cevaplayanlar da ikna olmuş görünmüyor. dolayısıyla cevaplar da hangisi hangisinin önüne geçti'den yumurta mı tavuktan çıkar'a uzanan geniş bir yelpaze oluşturuyor.
  • dergideki bir habere göre, toronto üniversitesinde araştırmacılar agatha christie'nin alzheimer hastalığına düçar olduğu sonucuna ulaşmışlar. o değil ama yazarın ömrünün sonlarında kelime dağarcığının üçte birini kaybettiğini söylemeleri enteresan. yeni kelime öğrenenler kolayca farkedilebiliyor çünkü:)
  • notos, doğudaki halkın ve bilhassa kadınların sıkıntılarını anlatma düşüncesiyle sanırım, kürt edebiyatından metinlere yer veriyor. bunların başarılı metinler olduğunu söylebilir miyiz, o ayrı. önceki sayılardan birinde kötü bir "ant" uyarlaması (uyarlama çok iyimser bir kelime tabii) vardı sözgelimi. bu sayıdaki "gül kolonyası" hikayesi ise şöyle başlıyor: "din kültürü ve ahlak bilgisi dersi öğretmenimiz yarım saattir hazreti muhammed'in yaşamı üzerine konuşuyor, kimseden çıt çıkmasına izin vermeden. bense sadece onu dinliyormuş gibi yapıyorum. arkasından dilimi çıkarıp, yeter be, diyesim geliyor. ne zaman sıramın önünden geçse, gül kolonyası kokusu burnumun direğini kırıyor; içimden, öğretmenimizle birlikte tüm humeyniciler kasabadan gitse de akşamları gene konu komşuya gidebilsek, diyorum."
  • zorunlu din dersi diye dillendirmedği için, acıklı tabi. ama "bir varmış bir yokmuş" hikayesinde anlatıcının aşırı dinci babasının kendi kızını becermesi kadar değil. yazar sahneyi öyle kurgulamış ki, geçen sayıdaki kuran hocası hikayesiyle aynı dekorun içine ikinci bir kamera koymuş da çekmiş filmi sanırsınız. belki de dincilerin ilgilendiği küçük kızlar diye bir atölye çalışması vardır, bilemiyoruz.

22 06 2009

KERTENKELE, MART-MAYIS 2009


Hakan Arslanbenzer
  • heidegger sıkça anılıyor. dergideki birçok yazıda zaman ve varlıktan yoğun (ve bence biraz belirsiz) bir şekilde söz ediliyor. kertenkele'nin bu tutumu aklıma 1990'lardan şehrengiz, ama daha çok da yolcular ve kayıtlar dergilerini getiriyor. varoluşçu dergilerdi bunlar. kertenkele de varoluşçu. varoluşçuluktan islamcılık yoluyla geçmiş biri olarak bu duruma fazla hayret etmiyorum. son dönem islamcılığının batı düşüncesi içinde en ziyade etkilendiği okullar: varoluşçuluk, negritude.
  • mustafa celep ve c. ali ahmet, kertenkele'nin şiir eleştirisi sorumluluğunu üstlenmişler. ikisi de neo-epik harekete, bilhassa bana yakın insanlar. islamcı çevreden olmayan dergiler ve yazarlarla da ilgilenseler belki bu yakınlık ve benzerlik sınırlarını gösterecek, belki de aşacak sınırlarını. özellikle c. ali ahmet için bence bu bir kayıp. çünkü şiire çok yakından ve şeffaf bakan bir adam c. ali ahmet. ama yakından bakacağı şiiri seçerken hüseyin cöntürk'ün düştüğü hataya düşüp sadece belli bir dünya görüşü çevresinde kalıyor. cöntürk şiiri dürüstçe ve zekice okuyan bir adamdı; bu sayede de yol gösterici, hatta yol açıcı bir eleştirmen olmayı başarmıştı. ahir ömründe de ideolojik takıntılarını yenmişti. ama asıl faal olduğu dönemde, 1955-70 döneminde "çağdaşlık" kaziyesi veya zorunluluğu cöntürk'ün eleştirisinin sınırlarını çizmiş, bu yüzden de mesela turgut uyar'ın yanına sezai karakoç'u koyamamış, bunun yerine necatigil'le falan yetinmek zorunda kalmıştı.
  • bu güdüklük, sınırlılık, "yaşama birliği" (cöntürk'ten şahsen işittiğim bir şey) zorunluluğu şiir hakkında yazı yazan herkeste var. herkes kendi çevresine sıkışıp kalıyor. bundan da bilgisi ve yeteneği kuşkulu, fakat belli çevrelerin sosyal beklentilerini karşılamasını bilen pazarlamacı yazarlar kazançlı, c. ali ahmet gibi şeffaf adamlar zararlı çıkıyor. utku özmakas veya mustafa akar eleştirmen, ama c. ali ahmet hiç kimse değilmiş gibi oluyor. bunda tabii utku'yu ya da mustafa'yı pohpohlayan dergi editörlerinin de suçu gizli. c. ali ahmet ise kimsenin suçu, sevabı olamayacak kadar masasında duran şiirlerle ilgili.
  • ama bakalım yani. dürüstçe, nazikçe bir ilk adım atmış c. ali ahmet. gerisini getirmeyi allah nasip eder inşallah.

19 06 2009

TÜRK EDEBİYATI, MAYIS 2009


Mesut Bostan

· türk edebiyatının bu sayısında tanıtılan kişiler: ibnülemin mahmud kemal, rahmi eray ve haluk oral. tanıtılan kitaplar arasında da dr. mustafa tatçı’nın yunus emre hakkındaki çalışması (tatçı; yapılan söyleşide hümanist, muhafazakar ve islamcı üç farklı yunus yorumunun olduğu tesbitinde bulunuyor. hüküm bildiren, ilginç bir yaklaşım.), iskender palanın yeni romanı ve ebubekir eroğlunun deneme kitabı “çalkantı ve dalga” bulunuyor. derginin tek eleştiri yazısı ise elif şafakın pembe kapaklı romanı hakkında. şems ve mevlana ars eroticasına mutedil bir eleştiri getirilmiş. eski kelime kullanımları konusunda ise had bildiren bir değini yazıda yer alıyor. genel manada yerinde bir yazı olmuş.

· dergideki önemli yazılardan bir diğeri olan, nazan bekiroğlunun redif hakkındaki yazısının başlığı şöyle: “teklif değil ısrar”. günümüz şiiri için redifi bir öneri olarak öne sürdüğü sanılabilir. öyle değil. en azından ilk planda şiir sathında kafiyenin çeşitlilik arz eden bir teklif olmasına karşıt olarak redifin ısrarı ifade etmesi anlatılıyor. yazar; divan şiirinde redifin merkezileştirici, bir araya toplayan bir işlevi olduğunu söylüyor. akla ismet özelin “bir kucak”ları geliyor. günümüz şiirinde kullanılan bu tekrar yöntemini mevzu bahis etmemiş olması yazının aksayan bir yanı. belki de bunu retorik diyerek dışlayacak olduğundandır. orası kesin değil.

· tahsin görgünün “edebiyat ve felsefe” isimli yazısı şu cümleyle sona eriyor: “bir türk felsefesi ve dikkate değer sosyal
bilimler, ancak geniş olarak sanat ve özellikle edebiyat ile kurulacak böylesi sahih bir alaka üzerinde gelişme imkanı bulacaktır.” amenna. ama böylesi anlatılırken sanki söylenen sözün içi doldurulamamış gibi. hatta dikkatsiz bir okuyucuda çelişkili izlenimi bırakacak ifadeler yazıda yer bulmuş. yazıda tanpınarın bir ifadesinden yola çıkılarak “sanat sanat içindir” şeklinde özetlenen yaklaşımının edebiyata ve sanata biçilen rolü nasıl oynayacağı çok iyi açıklanamamış mesela.

· hatice bilen buğranın annelik hakkındaki hikayesi tecrübi olması açısından dikkate değer. kendine has bir üsluba sahip. ama yer yer konu edindiği çatışmayı fazla mı büyütüyor diye okuyucuyu derde sürüklüyor. mesele şu: anneler çocukları için ne gibi kötülükleri yapmayı göze alırlar. tek çatışmamız bu olsun ya hu. dergideki şiirler ise genel olarak tabu oyunundaki kartlara benziyor. “aşk” isimli bir şiir var ki şiirde aşk hakkında yapılmış bütün klişeler alt alta
dizilmiş gibi. şiirlerden en ilgi çekeni “bir türbe var orda” isimli olanı. şiirde cumhuriyetin ütopik köylücüğüne, “orada bir köy var uzakta”ya nazire yapılıyor. türbe, yatır, evladı fatihan romantizmine karşı ironik bir yaklaşım söz konusu.

KARAGÖZ, NİSAN-MAYIS-HAZİRAN 2009

Esma Güneş

  • 10 şiir var bu sayıda. Osman Özbahçe, Vural Kaya, Enes Özel şiirleri okunuyor. Enes Özel’in, iyi başlayıp sonra bozulan, ifade ve konu olarak burgu gibi aynı yerde dönen bir şiiri var. Belki amaç da budur, bilemiyoruz. Adı Vida çünkü.
  • Şiirin milletle bağı dosyası var bu sayıda. Ortak bir şeye işaret ederek yazılmamış yazılar. Murat Üstübal’ın “E-millet Çağında Şiir” başlıklı bir yazısı var. E-millet çağında şiir de görsel olur, diyor. Çünkü, görsel şiir devletin millet üzerinde, milletin devlet üzerindeki simülasyonunu aşmak için tek yolmuş. Yani şiir, şiir olarak ulaşamıyor okuyucuya, ulaşsa da etkili olamıyor, onları onların silahlarıyla vuralım gibi bir şey demek istiyor. Görsel şiirin alıcısı, yazılan şiirden daha mı fazla da simülasyonu yazarak değil çizerek, keserek, yapıştırarak, püskürterek aşıyoruz.
  • Enis Akın, milleti temsil beklentisinin şairin güç istenciyle ilgili bir şey olduğunu söylüyor. Milleti temsil, estetik tembelliğe yol açıyormuş.Yapacaksanız da atılan taş ürkütülen kurbağaya değsin diyor. Biri ancak diğerine rağmen var olabilecek iki ayrı şey sanki bunlar. Estetik gücünü, kalıcılığını siyasetinden, altındaki fikirden alır. Öyle değilse madem niye İsmet Özel deyip duruluyor Karagöz’de.. Hem şiirin milletle bağ kurmasının, güç istenciyle bir ilgisi de yoktur. Tersine, güçlü olanın milletle bağ kurmak gibi bir derdi olmaması söz konusudur.
  • Özbahçe’nin dosya kapsamındaki yazısı, diğer birçok yazısı gibi “Türk şiirinin zirvesi İsmet Özel” yargısıyla bitiyor.
  • Enes Özel, Burak Acar’ın şiir kitabı hakkında yazmış. Enes Özel’in tespitleri ya da tespit yapma konusundaki isteksizliği, Burak Acar’ın kitabını beğenmediği, başarılı bulmadığı izlenimi veriyor.
  • Serkan Işın'ın yazısı, Futurama çizgi filmi üzerine.. Serkan Işın tabiî ki Futurama hakkında yazacak. Maden filmi hakkında yazmasını beklemiyorduk zaten..

18 06 2009

HAZİRAN SAYISI ÇIKTI


  • Fayrap'ın Haziran 2009 sayısı bugünden itibaren kitapçılarda.
  • Abonelerimize ve protokol listemizdeki yazarlara dergi gönderildi.
  • Fayrap'ı okuyunuz, okunmasına katkıda bulununuz.
  • Abone olunuz, abone bulunuz.
  • Bu dünya kimseye kalmaz.

17 06 2009

YASAKMEYVE, MART – NİSAN 2009


Müberra Güney

bu sayıda, erdoğan alkan’ın dağlarca anılarının dehşet verici ikinci bölümü yer alıyor. evet yanlışlık yok, dehşet verici çünkü alkan, dağlarca’yla olan sohbetlerinden ve telefon konuşmalarından not ettiği sözleri yerli yersiz aktarmakla kalmayıp, sanki dağlarca gözlemlediği bir deney hayvanı ya da yaşlı bir bunakmış gibi, “2 aralık telefon konuşması, siyasal görüşleri: ecevitçi. işçi partisi’nin kürtçü bir parti olduğunu sanıyor. asker kökenli, şovenist ulusçu söyleyişlerin etkisinde kalıyor...” şeklinde, aktarmadan çok, arkasından konuşmak sayılabilecek sözler sarfediyor. merak ettiğimiz, alkan acaba konuşmaları esnasında bu düşündüklerini dağlarca’ya da söylüyor muydu? şimdi, adam ölüp gittikten sonra bunları böyle yazmak hak mıdır? dağlarca, şiirine mesafeli olduğumuz, eleştirdiğimiz bir şair olabilir, ama alkan onun yakın bir arkadaşıymış gibi yapıp, şairler hakkında söylediği ne kadar olumsuz şey varsa ‘dağlarca anıları’ diye orta yere saçıyor. yalnız şairler hakkında da değil. ‘her telefon konuşmasından sonra, bu büyük şairin söylediği büyük sözleri not ederdim. ama, tanrı bilir, ne kadarıyla? o altın damlalarının ne kadarını, o nektarın ne kadarını doldurabilmiştim bu bardağa?’ diyor mesela alkan. ‘altın damlaları’nın bazılarına bakalım:

• bizde şiirin sülalesi yok. babası, anası belli değil.
• varlık’ta yayımlanan ‘sfenks’ şiirinizi sevdim. (erdoğan alkan’ın şiiri için söylüyor bunu) şiirde felsefe bulunmasını isterim.
• benimle konuşma yapanların çoğu daha soracakları soruları bile bilmiyorlar. birini göndermişsin. abuk sabuk şeyler söyledi. adamın iki değil bir buçuk gözü var.
• sabahattin eyüboğlu tembelin tekiydi. bıraktığı ne var.

erdoğan alkan yüzünde masum, sevimli bir gülümsemeyle baştan sona dağlarca’yı küçük düşürüyor, sağlığında yüzüne söylemediklerini öldükten sonra anılarında söylüyor. bunu biz demiyoruz üstelik, kendisi diyor, dağlarca’nın, şiirde alıntı-çalıntı üzerine konuşmalarının ardından kendisine gönderdiği şiir için ‘bu şiirde yabancı etkisi var mı’ diye sorduğunu aktardıktan sonra: "ama ben konuşmamızda şiirin rimbaud esini taşıdığını söyleyemedim," diyor alkan. bütün bunlarda sonra da yazıyı, dağlarca’yı, nazım hikmet’le birlikte çağdaş türk şiirinin iki büyük şairinden biri ilan edip, "biz de dağlarca için 'şiirin tanrısı' diyemez miyiz?" diye sorarak bitiriyor yazısını.

NOTOS ÖYKÜ, NİSAN-MAYIS 2009

Nurcan Toprak

■ derginin bu sayısında dostoyevski dosyası var. daha önce de raymond carver ve kafka dosyaları hazırlanmış. belki dördüncüde bir türk edebiyatçısına nasip olur notos’a dosya konusu olmak. çeviri edebiyat mantığı dosyada da söz konusu. üçü hariç tüm yazılar ve hatta dostoyevski hakkındaki alıntıların hepsi çeviri. ülke ülke dostoyevski eleştirilerini anlatan uzun bir metin var mesela ama türkiye’de nasıl algılandığını / yankılandığını gösteren bir metin eklenmemiş. uzun, esas çerçevesinin anlaşılması güç yazılar var dosyada. dostoyevski’de çocuğa kadar geniş değiniler var. halbuki 55 sayfa geniş gibi görünse de, dostoyevskiyi ihata etmek için yeterli değil tabii ki. editoryal yönden zayıf bir dosya yani.
■ hikayeye ayrılan sayfa sayısı, dosyadan dolayı, öncekilere nispeten az. bu sayıda 36 sayfada 7 hikaye yer alıyor. genel olarak bakıldığında düzgün hikayeler. bunlardan serap esma ağca’nın “akromatopsi”si 11 dipnotuyla rumcaya giriş dersi mahiyetinde. zerrin soysal “gelinlik rüyası”nda klişe denebilecek kaynana kıskançlığı mevzusunu işlenmiş. canlı, sıcak bir hikaye. kadın gelinlikçide gelinini beklerken kitap karıştırmaya başlayınca tomris uyar’ın “yaz suyu” hikayesinin kahramanı kapıyı açıp girer ve başından geçenleri anlatmaya başlar. hayalin hikayeden haberi olmayan bir kadına kurdurulması biraz iğreti durmuş. bu kısmın hikayeyle bir ilgisi de yok. bağlantı kurulamayınca hikayecinin kendi kendine eğlenmesi olmuş haliyle. ”ihaneti gördüm” mahallenin kuran hocası üstünden kurulmuş bir fantezi. buna biraz da çocukluk aşkı, masum elleşmeler sosu filan katınca hikaye olacağını düşünmüş yazar. hocanın konak yavrusu gibi evi, saltanat makamını andıran divan, kadınların yüzüne bakmadan “tamam bacım” demeler filan. sonra da bir bakıyor çocuk, hoca öğlenleri üst kattaki odasına çekilip nispeten büyük kızların kuran okuyuşunu denetlemektedir. vay canına. “hocanın devinen kıllı kıçı”ndan bahsedince türk edebiyatının çiğnemesi zevkli sakızı biraz daha dönmüş oluyor ağızda. başka da bir şey değil. murat uyurkulak ve ersan üldes imzalı “derviş” bir başka özenti mahsulü. üç yüz sene sonra uyanan derviş yeni dünyayı anlamaya çalışmaktadır. bunun anlatılmasında başarılı olunduğunu söyleyemeyiz. bilgi noksanlığı görülüyor ve dervişin psikolojisi de başarıyla verilemiyor. 2000 yıl da uyusa insan esnafa altın parayı verip ceplerine çerez doldurtmaz mesela. konuşurken fındık fıstık da atıştırsa şeyh şeyhtir ve hiç değilse abdest aldığı için ayakları kokmaz. “kedilerden menkul bir çete” “âliye-i osmaniye” gibi tuhaflıklar da becerilemeyen dil ve tarihselliğe misal. amos oz’un ingilizceden çevrilen “bekleyiş”inde de adel adında genç bir araptan söz ediliyor mesela. ben adel’i kalem markası sanıyordum halbuki.
■ iki söyleşiden ayfer tunç’la yapılan okunabilir. aganta’daki haberlerin hepsi yine yurtdışından. yalnız lutfedip türkiye’deki yayıncılıkla ilgili ellişer kelimelik küpeler takmışlar sayfa altlarına.
■ new yorker’ın türkiye’de yayımlanma ihtimalinden duydukları heyecan editör yazısına taşınmış. ”onun ardından daha hızlı koşma” hayalleri derginin kendini nerde görmek istediğiyle ilgili sanırım.

ÖYKÜ TEKNESİ, MART-NİSAN 2009

Nurcan Toprak


■ öykü teknesi ankara’da yayımlanan bir dergi olmasına rağmen taşra havası var üstünde. muhteva, dil ve tasarım ikinci lig takımı izlenimi uyandırıyor. “herhangibir masaldan biri” adlı bir hikaye var mesela. başka bir edebiyat alemi kurmuş da ordan yayın yapıyor gibiler. taraf olup görmezden gelme işini o kadar abartmışlar ki sanki okul dergisiymiş gibi amatör bir çevre oluşturmuş da kendileri yazıp, arada hocalardan birinin kitabı hakkında bir şeyler söylüyorlarmış gibi bir durum oluşmuş. atölye çalışmalarından gelen metinlerin de etkisi var bunda.


bu sayıda 80 sayfanın 35’i hikayeye ayrılmış. ikisi çeviri olmak üzere 17 hikaye var. geri kalan sayfalarda kısa bir orhan duru biyografisi, çukurova kitap fuarındaki panelde okunmuş “öykü öldü mü” bildirisi, aynı konuda üç yazı daha, dünya öykü günü bildirisi (etkinliklerle, yazma etkinliğinden daha fazla ilgili gibiler), calvino ve ayla kutlu kitapları üzerine birer yazı ve saba kırer’in ilk romanı jako hakkında 18 (yazıyla on sekiz) sayfalık bir dosya.


dosya, neden hazırlanmış sorusunu getiriyor akla çünkü metinlere bakınca bunun cevabı alınamıyor. “hiçbir aşk suskunluğun üstesinden gelemez diye yazar milan kundera kimlik’te” diye başlıyor dosyadaki yazılardan biri. “kadının ‘seni kandırsam, inansan’ sözleriyle jako’yu inandırmaya çalıştığını hissediyoruz” türünden şerhler yapıyor bir diğeri. öbürü “jako’nun ve bu romanın ankara’da geçtiğini anlarız. bunu da anlatmaz yazar. bir sözcükler süzmesinden flulaşır mekan” türünden cümleler kuruyor. “bir eleştirmen olarak romanınızı eleştirseydiniz birkaç kelimeyle ne söylemek isterdiniz?” sorusunun [yazar esasen eleştiri yapıyormuş] ”eleştirel akılla sanatsal metinlerime bakmayı hiç tercih etmem, edemem de” diye cevaplandığı bir söyleşi var, filan. böyle.

16 06 2009

KİMYA HATUN: TÜRKİYE'DE BİR YAYINEVİNİN EMEK HIRSIZLIĞI HAKKINDA KISA BİR NOT

Barkın Karslı

Fayrap’ın Nisan 2009 sayısında, Saide Kuds'un Farsçadan Türkçeye çevrilen ve Yakamoz Yayınları tarafından yayımlanan eseri Kimya Hatun tanıtılmıştı. Söz konusu yazıda, 13. Yüzyıl’da yaşamış Mevlânâ Celaleddin-i Rumî ve Şems-i Tebrizî gibi tasavvuf bilgelerine ilişkin romandaki kimi savların ne denli gerçekle bağdaştığı belirsiz olmakla birlikte, (romanın arka kapağında ve girişinde ifade edilen) romanın gerçeği yansıttığı savı da sorgulanmıştı. Aynı nedenle Saide Kuds’a da bir e-posta gönderilmiş ve savlarının temeli sorulmuştu. Saide Kuds’un yanıtı ürkütücü bir gerçeğin ortaya çıkmasına da aracı oldu. Kuds yanıtında söz konusu çevirinin kendi izni, rızası ve bilgisi dışında yayımlandığını belirtiyordu. Kuds, söz konusu romanın bire bir gerçekleri yansıtmaktan çok bir kurgu olduğunu, kurgunun gerçeklere dayanması için elinden geleni yaptığını fakat bir belgesel ya da tarihî bir eser ortaya koymadığını ifade ediyor ve ekliyordu: "Eğer çeviri izinsiz olarak yayımlanmamış olsaydı, belki de bu soruları sorma gereği duymayacaktınız." Böylelikle iki durum açıklığa kavuşmuş oldu:

  1. Kuds’un hakları gasp edilmiştir, Yakamoz Yayınları ( www.yakamoz.com.tr ) şu durumda Mevlânâ'yı kullanarak emek hırsızlığı yapıp kâr yapmayı amaç edinmiştir.
  2. Kuds’un romanı, tarihsel olaylara dayanmakla birlikte kurmacadır. Fakat çeviriyi izinsiz olarak ve Fayrap’ın Nisan sayısında özetlendiği üzere kötü bir Türkçe ile yayımlatan Yakamoz Yayınları ile onun “tescilli markası” Sonsuz Kitap, çalıntıladıkları bu romanı çok sattırabilmek için romanın arka ve ön kapağında romanın gerçekleri anlattığı yanlış bilgisini vermekten çekinmemiştir.

Yukarıda dile getirilen durum ne yazık ki Türkiye’de ve olasılıkla başka yerlerde var olmuş ve olan, Mevlânâ’nın düşüncelerinden bihaber Mevlânâ tüccarlarının ahlaken sorgulanmaya muhtaç edimlerinin ne ilk, ne de son örneğidir. Yakamoz Yayınları adına Veysel Başçı’dan konuyla ilgili gelen açıklamada ise İran'ın uluslararası telif anlaşmalarını kabul etmemiş olması hak gaspını meşru gösterme aracı olarak öne sürülmüştür. İnsanın en temel haklarından birini gasp etmekte sakınca görmeyenlerin, tıpkı bu yazıda olduğu gibi her yerde ve durumda teşhir edilmesi Türkiye'nin edebiyatla uğraşan insanlarının ve kurumlarının boynuna borçtur.

12 06 2009

ÇANKAYA'NIN KUŞLARI


Hakan Arslanbenzer


Ve tabii tilkileri. Atları da var ama onları çocukken görmüştüm; fakat onlar zaten Muhafız Alayı’nın atlarıydı. Her Cuma görürdüm, bazen sırf görmek için Emek 8. Cadde’ye inerdim: Çankaya Köşkü’nden bizim okulun [Atatürk Anadolu’nun] arkasındaki Atlı Spor Kulübü’ne yürütülür, sonra geri götürülürlerdi. Neden araçla taşımıyorsunuz diye sormuştum askere. “Yazık değil mi? Toynakları kırılır,” dedi. Askerin yüzündeki, atlara yönelik şefkat ifadesi bugün bile aklımda. Atları oldum olası çok sevmişimdir, atları olduğu için Muhafız Alayı’nı da hakkında hemen hiçbir şey bilmesem de severim. Atatürk’ü de herşey bir tarafa ata binen ve at üstünde durmayı bilen bir Reisicumhur olduğu için hep bir şekilde sevmişimdir. Atatürkçü sayılmam pek, ama ne fark eder?

Tabii bunları “At Ansiklopedisi” yazmakta olan Mehmet Aycı’dan rol çalmak için yazmıyorum. Obje ve subje (atlara çünkü nesne diyemeyiz, her biri ayrı bir öznedir; tıpkı insanlar gibi, adları da vardır) yazarlığından pek nasibim yok, biliyorum. Ben size Çankaya Köşkü’nde katıldığım Pazar kahvaltısını anlatacağım; geçerken atlara bulaştım, çok sevdiğim bir hayvan (demeye dilim varmıyor) olduğu için de laf bir iki satır uzadı. Son olarak şunu söyleyeyim, bana sorarsanız ata binmeyi bilmeyen adamı Reisicumhur yapmasınlar.

Pazar kahvaltısı dedik. Mayıs başı bir gün bir telefon geldi, “Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen bey, Pazar sabahı şu saatte sizleri kahvaltıda görmek isterler,” dediler. Ne şekilde nereye gideceğimizi söylediler, kapattılar. Köşk söz konusu oldu mu, adam başı bir -lar -ler söze giriyor haliyle. Aklıma Cummings’in, “Hiç gitmediğim bi yer, iyi ki uzak tecrübemden” diye başlayan şiiri geldi nedense. Çankaya Köşkü benim için tam olarak öyle bir yer; 4 Nisan sabahına kadar öyle bir yerdi en azından.

Açtım Google Earth’ü, buldum köşkü. Ziyaurrahman Caddesi, Çankaya Köşkü, 5 No’lu Kapı.. derken anlaşıldı ki her gün işe giderken bindiğim dolmuşa binmem kafi. Fakat içimde bir huzursuzluk var. Şimdi bu baldırıçıplak edebiyatçı takımı cemaziyelevvelini unutur, Pazar sabahı kerli ferli, tıraşlı, saç yapılı, takım elbiseli, sigara içmez insan kılığında kuklalara dönüşür… Dönüşür dönüşmesine de, ben ne yapacağım, mesele bu. Tıraş saç falan neyse, takım elbise giydiğim vaki değil. Zaten takım elbisem de yok. Otuz kişi çağırırlar, 29-1 mağlup olurum diye geçirdim içimden. Bari tanıdık biri olsa içerde.

Birkaç gün böyle aklıma geldikçe sıkıntı yaptım kendi kendime. Edebiyatçılardan nefret ediyorum; etmediklerimden de müthiş sıkılıyorum. Melek ve Eren gitmemi destekledikleri için gitmeye karar verdim nihayet. Bir de esasında babam için gittim. Çünkü şimdi dedim, fotoğrafımızı filan çekerler, ben de babama gönderirim; asıl lafı sona saklayarak: Şairliğimi beğenmedin ya, bak şair olmasam Çankaya Köşkü’ne mi çağırırlardı beni, babacığım? falan.

Yok aslında babama bunu söylemeyeceğim. Babası şairliğine tepki koyan, bu yüzden gizlice şair olmuş şairlerden sayılmam. Göstere göstere şair oldum. Ailem yazdıklarımı pek anlamadıklarını iddia etseler de, şiirimdeki değişimleri bilecek kadar takip ettiklerini söylemek bile mümkün. İlk kitabımı alıp Kars’a gittiğim, babamın anneme hitaben 1978 başlıklı şiirimi okuduğu gün, hayatımın en güzel günlerinden biridir. Ama babam hep Köşke gitmemi söylerdi. O tabii İnönü’nün köşkünü kastederdi, ben işi biraz daha büyütüp Atatürk’ün köşküne gitmiş bulundum.

İşin şakası bir tarafa; edebiyatçı takımının bir kısmının Köşke çıktıkları sabah Cumhurbaşkanı’nı göreceklerini sanmaları ve başka türlü oturma kalkma cahillikleri hem beni içten içe çok güldürdü hem de adamların bu amatör, bu orta mektep talebesi toramanlıkları midemi bulandırdı. Yani yazar olmuşsun da, Genel Sekreter’in davetinin Genel Sekreter’in daveti olduğunu anlayamıyorsun. Nezaketten haberin yok, devleti bilmezsin, tek bildiğin herşeyi kendi basit çıkarlarına nasıl uydurabileceğinin hesabı. Çantayla gelmişlerdi bazıları, çıkarıp çıkarıp sağa sola dergi saçıyorlardı.

Oysa benim anladığım Köşk işi pembe incili kaftan işidir. Cumhurbaşkanı misafiri olarak Köşke çıkan bazı yazarlar, şarkıcılar, artistler filan birtakım taleplerini dile getirmişlerdi daha önce. Cumhurbaşkanı’nın ne olduğunu bilmiyorlar demek ki. Git Kültür Bakanlığı’nın herhangi bir genel müdürlüğüne taleplerini dile getir. Getirmedikleri ve beş isteyip on almadıkları için de değil de, alışmışlar işte: Bir iki üç de yetmez dört olsun, ver Allahım ver!

Bana gelince, konu bu değildi ama gerçekten Köşkte “Talebin nedir ey şair?” denmiş olsaydı, siz benden ne isterseniz derdim; pembe incili kaftanım olsa bırakır gelirdim. Cumhurbaşkanı’nın bana verebileceği hiçbir şey yok. Maddeten yani. Manen, Genel Sekreter Ankara’daki edebiyatçıları davet edip Pazar serinliğinde sohbet etti, tarihi Atatürk Köşkü’nü gezdirdi; Allah razı olsun, memlekete ait bir önemli mekanı gördük, düşündük. Dahasını da beklemeyiz, manası da olmaz. Şairin pembe incili kaftanı yok. Olsaydı, dediğim gibi, yerlere serip gelirdik.

Halkın anladığını, halkın bildiğini bu toraman edebiyatçı takımı bilmiyor. Başbakan, Cumhurbaşkanı, ya da herhangi bir ünlü biri, bir artist simitçiden simit alsa, simitçi simitin parasını almak istemez. Tam aksine ona bir şey armağan etmek ister. Yoksuldur, fakat enayiliğinden yapmıyor bu hareketi. Gönlüm zengin demek istiyor. Cumhurbaşkanım, Başbakanım için rahat olsun, halkın senin yüzünü yere baktırmaz alimallah demek istiyor. Yeter ki Allah devlete zeval vermesin, sizleri başımızdan eksik etmesin. O devrin Padişahını, pardon Başbakan ve Cumhurbaşkanını sevsin sevmesin farketmez.

Derin mevzudur ama yerimiz dar, kaldı ki çoğunuz anlayıcı değilsiniz. Ben gene de söylüyorum. Bazı internet siteleri benim Çankaya Köşküne çıkmamı yadırgamış. Ne demeye çalıştıkları malum: Hani muhaliftin, hani kimseyle geçinemiyordun? Ya da daha genelleyerek, yazara şaire Köşke çıkmak yaraşmaz demeye getiriyorlar. Bu sitelerden, bu gazeteciklerden biri Rasim Özdenören’in Cumhurbaşkanı’nın davetine icabet etmesine nasıl baktığımı sormuştu. Maddeten bir şey ifade etmez, nezaketle alakalıdır, devletin ve şairin aynı kökenden yani halktan geldiğine dair bir resimdir, kötü bir resim değildir, gibi şeyler söylemiştim. Cumhurbaşkanı’yla bizzat değil ama Köşkle ve Genel Sekreter Mustafa İsen’le (ve maalesef Ankara’nın diğer edebiyatçılarıyla, bir iki kişi hariç) aynı resimde olmamı birkaç hafta öncesinden açıklamışım farkında olmadan, kaderin bir denk getirmesi olarak. Denk gelmeyecek bir şey de yoktu zaten. Ben Köşke siyasi bir üçkağıdın parçası olarak çıkmadım ki. Haramın ardında değildik, giderken ve dönerken. Zaten dediğim gibi, pembe incili kaftan meselesi.

Edebiyatçılara laf sokuşturmaktan ve bilir bilmez konuşan sözde muhalif gevezelere cevap üretmekten, başlıktaki küçük dikkatlere pek az yerim kaldı. Mustafa İsen bize kahvaltı sırasında Köşkü anlatırken, ilginç şeyler anlattı: Köşk çevresinde iki tane tilki yaşıyormuş mesela ve yabancı ülke başkanları geldiği sıra yapılan karşılama töreninde 21 pare top atılışı sırasında kuşlar hep beraber ağaçlardan fırlayıp sağa sola koşuşturuyormuş. Bir an şairleri, Cumhuriyet döneminin bütün şairlerini siyaset karşısında 21 pare top atılışı karşısında şaşalayan kuşlara benzeteyim dedim. Çıkar çevrelerini de tilkilere. Hoş, tilki hayvanına bir düşmanlığım yok, insan kılığındaki tilkilerle meselem, meselemiz.

Benzetmeyi Köşk kahvaltısında yapmam nezakete aykırı gelebilir, zaten ısınmakta güçlük çeken ortamı iyice soğutabilirdi. Orada söylemedim, ama Çankaya’nın kuşları gibi görüyorum gerçekten de Meşrutiyet ve Cumhuriyet şairlerini. Hatta yedikleri sürgünleri gözetirsek Tanzimat ve sonrasının siyasetçi şairlerini de dahil edebiliriz. Bu benzetmeye uyarak, her türden çıkar çevresini de modern Türk siyasetinin tilkileri, kurtları, başka türden yırtıcıları sayabiliriz. Belki Osmanlı’da aslanlarla geyiklerdi; mesela boğdurulmak üzere Paşaya teslim edilen Nefi. Niye efendim? Hicvetmiş.

Cumhuriyet’te tilkilerle kuşlar oluverdiler. Demek ki boğdurulmak bakımından biz biraz daha şanslıyız. Tilki kuş diye ancak tavuk yakalayabilir ne de olsa. Sadece beceriksiz şairler kapitalizmin, bürokrasinin oyuncağı olur. O gün, o sabah Köşke gelen bir iki kişi müstesna davetlilerin hemen hepsi bürokrattı. Memur şairlerdi yani. Kapının kullarıydı. Ama her zaman söylerim: Devlet kapısının kulu olmak, kapitalizmin dişleri arasında olmaktan iyidir. Devlet milletin devletidir, bunu sıklıkla unutsa bile. O gün, o sabah yazarları çağırayım demiş; çağırırken de kapının kullarını çağırmış çoğunlukla. Olabilir. Bir dahaki sefere gerçek şairleri toplar giderim. Gitmişken de pembe incili kaftanı yerlere sererim, “Bir fil yetmez, bir tane daha ver!” der döner gelirim. Türk halkı fil beslemeye alışıktır, bilmem anlatabildim mi?