Hande Öğüt, Barthelme'nin geçen aylarda Türkçe'de çıkan romanı Pamuk Prenses hakkında bir yorum yazmış. Şudur...
30 09 2009
BARTHELME ÜZERİNE BİR YAZI
Hande Öğüt, Barthelme'nin geçen aylarda Türkçe'de çıkan romanı Pamuk Prenses hakkında bir yorum yazmış. Şudur...
29 09 2009
İLGİNÇ BİR GÖZÜ VAR

Fayrap'tan söz edip bize arka çıkması ayrı tabii ama fotoğraf-tasarımları da bizi yeterince ilgilendirdi. Kim olduğunu bilmiyoruz. Ama sayfasını gör istedik. Bir fotoğrafını da bloga şey ettik, kızmaz inşallah. Kızarsa kaldırırız, biz farkındalık bakımından şey...
Budur...
Asıl olarak da:
Şudur...
ÜMMET-İ MÜSLÜMAN NE YA?
Akatalpa dergisi birkaç yıldır fırsat buldukça bana saldırıyor. Saldırsınlar, mühim değil. Alıştık artık. Ramis Dara esmiş de gürlemiş bile. "Ümmet-i Müslüman" dediği birilerini şiirlerimin anlamsızlığı konusunda infiale davet ediyor. Etsin. Ama o "ümmeti müslüman" şeysini pek çıkaramadım. Bize öyle söylememişlerdi içerde, çünkü. Camide yani. Kürsüden olsun, minberden olsun, mihraptan olsun imamlar, hocalar, vaizler standart olarak şu tür hitapları kullanırlar.
Ey müminler!
Ey müslümanlar!
Cemaat-i müslimin!
Ümmet-i Muhammed!
Ümmet-i müslüman olunca "Müslüman" diye birinin şahsi ümmeti gibi oluyor. Yani mesela "Ümmet-i İsmet" dersek, İsmet İnönü'nün karısı, çocukları, Mahmut Esat Bozkurt, Recep Peker, Bülent Ecevit (hiç değilse İnönü'ye rakip olana kadar, ondan sonra bazıları Ümmet-i Bülend oldu) ve diğer partililer anlaşılabilir. Ama "Yârân" kelimesini kullanıyorlardı bunun yerine. "Ankara Yârânı" dendiğinde Mustafa Kemal ve çevresi anlaşılıyordu. Ümmet kelimesi pek öyle küçük grup anlamında kullanılmaz. Cemaat, sonradan klik, grup, hizip, çevre gibi kelimeler kullanılıyor daha çok. Ümmet, Muhammed Ümmeti anlamında kullanılıyor ve başka bir şekilde kullanıldığına da şahit değilim; varsa, biri söylerse onu da öğrenmiş oluruz hep beraber.
Ramis Dara'nın kendisine ümmet izafe edecek kadar sevdiği, saydığı, önem verdiği "Müslüman"ı çok merak ettim doğrusu. Bursa'dan çok adam tanımıyorum. İhsan Deniz geliyor hemen aklıma. İhsan Deniz boş adam değildir, konuşurlar mı bilmem, ama konuşsalar Ramis Dara'ya caminin içinde neler döndüğünü anlatırdı gibi geliyor bana. Ümmet denince Muhammed, Muhammed denince Ümmet... akla geleceğini mesela.
Bir dahaki sefere biraz daha Türkçe konuşurlarsa Akatalpa'cılara cevap vereceğime söz veriyorum, tashih edip geçmek yerine. Ama Cemal Süreya'nın genç Enis Batur hakkında söylediği gibi, "ama Türkçe olacak".
ps. Ramis Dara'nın "Ümmet-i Muhammed" kalıbını anlaması için camiye kadar zahmet etmesine gerek yok. Kendisine facebook grubu öneriyorum: Burada...
10 09 2009
POPÜLİZM KİTAPLIĞI: HALKIN KEŞFİ

Peter Burke, Yeniçağ Başında Avrupa Halk Kültürü, Çev. Göktuğ Aksan, İmge Kitabevi y., 1996
Kitabı İmge kitabevinden 6 liraya alabilirsiniz. Ucuz kitaplara çıkarmışlar. Peter Burke'ün her kitabı okumaya değer, ama popülizmin edebi temellerini görmek için mükemmel bir kaynak olarak bunu öncelikle öneriyoruz.
DEMOKRATİK BİR GÜÇ OLARAK "POPÜLİZM"
Alev Alatlı
İtiraf etmeliyim ki, bu yazıyı kışkırtan, Milliyet Gazetesi’nin yayımlamaya durduğu “Popüler Kültür” eki! Bir yanda bu, öteki yanda, “popülizm” tanımının akademik ve gazetecilik bağlamlarında Peron’un Arjantin’inden, Kim Jung’un Güney Kore’sine, Türkiye’ye kadar hemen her türlü gelenek–dışı hareket ve siyaseti tanımlamakta fark gözetilmeden kullanılır olmuş olması. Popülizmin aşağılayıcı telmihleri neredeyse demagogluğa yakın. Oysa, bu çağrışımlarının tarihsel popülizmle pek az ilgisi var ve aslında, genetik bir kavram olarak “popülizm” evrensel bir fenomen. Tarihin değişik zamanların başka başka ülkelerin modern siyasetinde rastlanan güçlü bir hareket.
Hareketin ortak yanları: Kırsal kesimin örgütleme biçiminin güçlü anıları, aileyi–temel alan üretken cemaatlerin adalet ve ahlâkını yücelten ütopyalar. Hedeflenenin, paralı ya da bürokratik seçkinlerin tependen–inme toplumsal mühendisliklerinin ve üyelerinin doğrudan katıldıkları kendi–kendisini yöneten sistem olması gerektiği inancı. Nitekim, bu dünya görüşünün kültürel ve algılamacı temelleri, özellikle de Üçüncü Dünya ülkelerinde, Batılı akademisyenlerin dikkatini çekmiş, “moral economy”/ahlâklı ekonomi diye bilinen sosyo–ekonomik çalışmalar başlatıyor. Hal böyle olunca, “Popülizm”in aşağılık bir davranış biçimi olarak algılanmasının kelimenin kökenlerine ters düştüğü şaşırtıcı ama öyle.
Kelimenin menşei, 1891’de, Ohio, ABD’de, kurulan People’s Party/Halkın Partisi. Halkın Partisi, 1892–1912 arasında başkanlık seçimlerinde Demokrat–Cumhuriyetçi tekelini kırmak için var gücüyle çalışmış olan parti. Tanımı bulanlar Parti’yi kuran eğitimli çiftçiler ve eski Roma’nın “Popular Party”sini örnek alıyorlar. Nedeni de Avrupa tarihinin en köklü tarım reformunun eski Roma’nın Gracchus kardeşleri tarafından gerçekleştirilmiş olması.
Amerikan Popülizmi, tarım fiyatları ile endüstri fiyatları arasındaki farkı protesto eden bir halk hareketi. Yerleşik Demokrat ve Cumhuriyetçi partileri, Amerika’nın finans ve sanayi seçkinlerinin çıkarlarına hizmet etmekle suçluyorlar. Ürünlerini daha ucuza nakledebilmek için demiryollarının devletleştirilmesini, ürün fazlasını pazardan çekebilmeleri için devlet kredisi uygulamasını, faizlere devlet müdahalesini, aracıların kârlarını makul seviyede tutacak önlemlerin alınmasını ve işsizliği azaltacak bir devlet altyapı projesinin gerçekleştirilmesini istiyorlardı. Popülistlerin temel hedefleri, altın standardına bağlı bir mali ve finans sistemiydi. Diğer isteklerinden bazıları: Doğrudan seçim, kademeli gelir vergisi.
Bu bağlamda, Popülizm, Amerika’nın modern siyasi tarihinde Federal Hükümet’in halk yararına bir şeyler yapmasını isteyen ve pratik önemi olan ilk politik hareket. Popülistler, hiçbir zaman iktidara gelemiyorlar ama zaman içinde senatörlerin doğrudan seçimi, gelire göre vergi, ticaret hukuku, federal tarım kredisi gibi pek çok istekleri yerine geliyor. Ne ki, Popülistler’den olmasa, Amerika Yirminci yüzyılda demokrasi ve adalet sembolü olarak ortaya çıkamayabilirdi deniyor. Böyle bir gündemi olan Popülistleri sağ–sol çerçevesinde tanımlamak da mümkün değil.
Popülizmi ciddi bir siyasi hareket olarak bir de Rusya’da görüyoruz. Kelimenin Rusçadaki karşılığı narodniki, 1860–1880 döneminde yeraltı muhalefet hareketine katılanları ve yandaşlarını tanımlamakta kullanılmış. 1861’de köylüleri azad ettiği için “Salâhkar Çar” olarak da bilinen II. Alexander’ın tarım reformlarındaki çelişki ve tavizleri protesto ediyorlar. Amerikan popülistlerinden çok farklı olarak bunlar evlerini terk etmiş entelektüeller. Yıllarca kırsal alanda geziyor, idealize ettikleri ve etkilemek istedikleri köylülerin desteğini arıyorlar.
Rus popülistlerinin asıl amaçları, köylünün eşitlikçi ve imeceye dayanan, aile bağlarının önemli olduğu, kendine özgü yaşam biçimleri olan mir’lerini/bağımsız tarımsal komünlerini, insanı insanlıktan çıkaran bürokratik hükümetlerden ve pazarlardan korumak. 1840’ların Slavofil yani Rus–sever ya da Rusçu muhalefetinin entelektüel mirasçıları. 1857–64 Büyük Reformlarını, kırsal kesimi ticari çıkarlarının peşinden akın eden açgözlü kentlilerden koruyacakları yerde, adına “ilerleme” denilen eşitsizlik dayatmakla suçluyorlar. Popülistlere göre bu reformlar, köylüleri eskisinden daha da yoksul bırakan, kırsal ya da kentsel proleterlere dönüştüren tepeden–aşağı, insanlık dışı “ilerlemecilik”in en berbat örneklerinden birisiydi.
Ulus çapında bir köylü ayaklanması örgütlüyorlar, başarısız olunca teröre başvuruyor, 1881 Mart’ında II. Alexander’ı öldürüyorlar. III. Alexander hareketi şiddetle bastırıyor ancak yerel ve küçük çaplı eğitim faaliyetleri olarak sürmesine engel olamıyor. Popülist Hareket, 1905’te Rusya’nın ilk demokratik devrimin ikliminde yeniden diriliyor. Hareketten geri kalanlar Sosyalist Reformcular Partisi’ni kuruyorlar. Partinin radikal fraksiyonu baskıcı çarlık memurlarına suikastlar düzenlerlerken, ılımlı kanadı Duma’ya mebus yolluyor. Sosyal Reformcular, zaman içinde daha da milliyetçi oluyorlar ve toplumun radikal kesimleriyle işbirliğine girerek yeni tepeden–inme kentli modernleştirmecilere – bu defa daha o zamandan Bolşevik ve Menşevikler olmak üzere ikiye ayrılmış olan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi Marksistlerine karşı duruyorlar. Zamanla Rus kırsal kesiminde güçlenen popülistler, kentli entelijensiyanın desteğini de elde ediyorlar. Programları Rusya’nın devasa kırsal kesiminin ahlâki değerlerine duydukları ilgiyi yansıtıyor. Bir değerlendirmeye göre, ülkedeki diğer sosyalist ya da ilerici partilerle koalisyon yapmaları mümkün olsaydı, belki de Rusya modernleşme yoluna daha az travmatik bir biçimde duhul edebilir, dahası Birinci Dünya Savaşı’na daha demokratik bir hükümetle girebilirdi.
Sosyal Reformcular, 1917 yazında Rusya’nın ilk cumhuriyetçi hükümetinin önde gelen ve ülkenin en popüler partisiydi. Kasım 1917’de Bolşevikler, Sosyal Reformcular liderliğindeki Geçici Hükümet’i bir darbe ile düşürdükten iki hafta sonra Bolşevizm öncesi Rusya’sının ilk ve son demokratik seçiminde toplam oyların % 40’ını ve Kurucu Meclis sandalyelerinin yarısından fazlasını alıyorlar. “Demokratik ve ılımlı milliyetçi bir Rusya’nın iktidar partisi olabilirlerdi,” deniyor ve bir de örnek gösteriliyor: “Çin’in Kuomintang Partisi gibi.” Çin’in Kuomintang’ı “Popülist” bir parti.
Ne ki, Lenin’in Bolşevikleri, Sosyal Reformcular’ın sağ ve sol kanadı arasındaki ayrılığı kullanıyor, Parti’yi, Ekim Darbesi ve Kurucu Meclis’in ortadan kaldırılması karşısında bir şey yapamaz hale getiriyor. ’20’li yılların başında popülist lider ve eylemciler sürgüne gönderiliyorlar veya hapsediliyorlar. Parti yasadışı ilân ediliyor ve bitiyor.
Ancak, Sovyet siyasi kültüründe “popülizm” bitmiyor. Örgütsel bağlarının vahşice koparılmış olmasına karşın, “Rus Popülizminin ruhu ve ahlâkı asla ölmedi,” deniyor. Lenin, Stalin ve onların kendilerini kitlelerin geri kalmışlığını önleyecek öncüler olarak gören çevrelerinin katı ve öz–güvenli seçkinciliğini by–pass ederek Komünist Parti’ye sızdı. Parti’ye Kızıl Ordu’daki hizmetleri dolayısıyla giren dünün köylülerinde Bolşevik beyin yıkamanın ince sırrının altında kendi kendisini düzenleyen bağımsız, organik ve ahenkli cemaatler düşüncesi var olmaya devam etti. Nikita Kruşçev ve onun ünlü Yumuşaması’nın ortaya çıkmasıyla birlikte, bu derinde saklı köylü “kendiliğindenciliği” ve ahlâki adalet duygusu, Parti’nin orta katmanlarından yükseldi ve Stalinizm buzlarını eritmeye yardım etti. Kruşçev’in ilk yılları Rus köylülüğünün “İkinci Kurtuluşu” olarak bilinir. Öyle ki, popülist inançların evrensel unsurları Kruşçev’in bürokrasi–karşıtı nutuklarına, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin “herkesin partisi olması gerektiği” hususundaki ısrarlarına ve diplomasinin gizli manevralarına duyduğu açık düşmanlığa yansır.
Neticeyi kelâm, entelektüellerin kaleme aldığı magazin, popüler kültür olmuyor.
20.09.2003 Zaman [ "Yorum" sayfası ]
09 09 2009
MİTRALYÖZ
Anonim bir arkadaş tutarsızlığımı eleştirmiş, Edebiyatlık adlı blogunda. Blogu mitralyöz olarak kullandığımı söylemişken daha önce blogda çıkan bir yazıyı Fayrap'ta başyazı olarak yayımlamışım. Doğrudur. Tutarsız. Olur ama böyle tutarsızlıklar. Mitralyöz derken vurmaktan bahsediyordum tabii. O yazı ise vurmaktan çok teemmül eden bir yazıdır. Bir tahlil gayretidir. Rahat yazıldığı için bazı kişisel bilgiler veya anlık sesli düşünceler de içeriyordu. Bunları yazı dergide çıkacağı zaman ayıkladım, kolunu bacağını toparladım yazının. Ama temelde aynı yazıdır. Ana fikri aynıdır çünkü. Mesele de bu ana fikirdir. İki tür Türklük kavramı olduğu meselesidir. Faşizmle (Estetizmle) Popülizmin ayrımıdır. Ki Mehmet Aycı da bana bu fikri özel meselelerin arasında heba ettiğimi söyledi. O da doğrudur. Elimde olsaydı, biraz daha geniş düşünme şansım olsaydı yazıyı o şekilde yazardım, kişisellikten tamamen sıyrılmış olarak. Kişisellikten sıyrılmak üzere yazdığım bir yazıydı. Bu da önemli. Mitralyöz değildi yani. Vuruşarak mevzi değiştirmek diyebiliriz. Sokak kavgasından tefekküre. Birçok insan bunun mümkün olmadığını sanıyor. Kavgasız tefekkür yoga filan gibi bir şey olabilir belki. Yunus Emre falan. Mevlana. Hint dünyası.
08 09 2009
KAVGANIN GÖBEĞİ, HANIM GÖBEĞİ, İŞKEMBE-İ KÜBRA ve DİĞERLERİ
Osman'dan bunu beklemezdim, Osman Toprak'tan. Osman'ın Milli Gazete'deki yazısından söz ediyorum. Temmuz'da çıkmış ama ben daha yeni gördüm. Osman Toprak, Fayrap'ın dergi yazılarını konu etmiş yazısında. Karagöz, Heves, Hece dergileri hakkında farklı yazarların kaleme aldığı yazıları tek kalemde geçmiş desek daha doğru olur: Hakan Arslanbenzer'in kavgacılığı ve benmerkezciliği. Osman yazısında bu fikirde olduğunu açıkça söylemiyor, ama bu fikir satır aralarından sırıtıyor. En başta başka süreli yayınlar hakkında çıkan yazıları bütünden kopararak değerlendirmesi, Osman Toprak'ı zaten belli bir yere getiriyor. Yeni ve eski, yerli ve yabancı yazarların bütün eserlerinin veya bir kısmının ya da sadece tek bir eserlerinin değerlendirildiği yazılar Fayrap'ın gövdesini oluşturuyor. Gövdeye bakmadan dalı tutarsanız, Osman Toprak'ın düştüğü durumda olduğu gibi, tutmaya kalktığınız şey dal gibi kırılıp elinize geliverir. Dergi değerlendirmelerimiz tıpkı roman, hikaye ve şiir yazılarımız gibi, bir edebiyat çevresi kurmaya yöneliktir. Kavramsal bir çerçeve oluşturmaya yöneliktir. Edebiyatın bütününü görmek içindir. Diğer dergilere belli bir olumsuzlukla bakmamız ise işin tabiatında vardır, başka dergileri çok beğenseydik onlara mensup olur, yeni bir dergi çıkarma endişesi taşımazdık. Bütün mesele ele alınan bir yazar, eser veya süreli yayının değerlendirilmesinde kullanılan ölçütlerin sağlamlığı ve tutarlığı olmalı. Ömer Yalçınova Hece'yi, Esma Güneş Refik Halit Karay'ı, fakir kulunuz İsmet Özel'i, Murat Küçükçifci Karagöz'ü değerlendirirken ne kadar başarılı olmuşlardır, olmuşuzdur; bu da değerlendirilmeye, eleştirilmeye müsaittir. Hatta zorunludur. Osman Toprak'ın yaptığı bu mudur? Korkarım ki değildir. Çünkü bir şeyi kendi söylediğinin dışında değerlendirmek mümkünse de, tamamen bağlam dışına çıkmak en hafif tabirle aşırı yorum olacaktır.
Osman Toprak'ın herhangi bir art niyet taşımadığını, bir yerde yaptığımız işi ön plana çıkarmaya gayret ettiğini görmemek mümkün değil. Ne var ki, bizi daha sert eleştirseydi de, yapmadığımız, ilgilenmediğimiz şeylerin içine bizi sokmasaydı. Yok efendim, Karagöz'e sert girmişiz de, Heves dergisini çıkaranlar benim eski yol arkadaşlarım olmadığı için onlara daha müsamahalı olmuşuz. Bundan karalamadan başka bir şey çıkmıyor, neresinden baksanız. Demek ki neymiş, bendeniz fakir eski yol arkadaşlarını tartaklattırıyormuşum.
Alakası yok tabii. Ben editör olarak Murat Küçükçifci'den Karagöz, Fatih Çelikkaya'dan Mahfil, Ali Düz ve Murat Sözer'den Heves, daha sonra Fazıl Baş'tan Özgün Düşünce, Ömer Yalçınova'dan Hece dergileri hakkında yazmalarını istedim. Yazıların koordinatları kendilerine söylenirken en sık kurduğum cümle, "Bizi zayıf düşürmeyin," cümlesidir. Yani savunulamayacak fikirler ileri sürerek Fayrap'ı zayıflatmayın okuyucunun gözünde. Sert olmaları, kısmi müsamahalarına rağmen okudukları dergilerden büyük şeyler bekleyip karşılığını görememeleri tabiidir. Bunlar hem genç, fişek gibi yazarlar çünkü. Hem de Fayrap'ta yazmaya, Fayrap editoryasının bir parçası olmaya veya bu editorya ile çalışmaya alışıklar.
Ne demek bu? Bir kere Fayrap'ta deneme yazılmaz, eleştiri yazılır. Yani nesnesiyle alakası olmayan, tamamen yazarın kafasına göre sözler söylenmez. Osman Toprak'ın yazısı, örnek vermek istemezdim ama, bu tür bir deneme, bir kafa yazısı. Fayrap, yazarını, konusundan sapmamakla, herhangi bir eleştirel hükmün nesnesini iyi görecek bir konumda olmasıyla sınırlar. Bu dar sınırlar içinde her birimiz ve topluca hepimiz hatalar da yapabiliriz elbette. Veya hükümlerimiz değişik yönlerden eleştiriye zaten açıktır. Deneme ile eleştirinin, kafasına göre yazmakla konuyu iyi inceleyip anlayıp yazmak arasındaki fark da budur zaten.
Osman Toprak, "Bana öyle geliyor, bence öyle," gibi şeyler söyleyerek işin içinden sıyrılabilir. Bu, yerdiği Fayrap yazarları için geçerli değil. Bizde bir yazar her söylediğinin sorumluluğunu taşımaya ömür boyu mecburdur, yanlışı varsa yanlışını daha sonra tashih edene kadar en azından. Küçükçifci Karagöz hakkında kurduğu cümlelerin bazılarında yanıldı mı, o halde oraya tekrar dönülecektir. Yalçınova Hece'yi doğru bir çerçeveden değerlendirmiyor mu, er geç bu ortaya çıkacaktır. Eleştirinin denemeden en önemli üstünlüklerinden biri, geriye doğru okunma kabiliyetidir. Osman Toprak'ın yazısı gibi kafa denemeleri bir iki yıl gibi sürelerle okunup geçilebilecek nitelikte işlerdir. Fayrap yazıları ise edebiyat tarihine, kusuru da içinde olmak üzere, atılmış ilmeklerdir.
Osman'ı şahsen tanır, sever ve takdir ederim. Kalemine muhabbetim de vardır. Ama bu değil Osman, bu defa şaşırdın.
07 09 2009
PROGRESİF MÜZİK ARŞİVİ

http://www.progarchives.com/
eski yeni her tür progresif rock albümünü görme, koklama, dinleme fırsatı tanıyan bir site.
KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ 2600 YAŞINDA

07/09/2009
Kırmızı Başlıklı Kız masalının kötü kurdu, Çin'de kaplan oluyor; başkahraman küçük kız da İran'da bir erkek çocuğuna dönüşüyor
İngiliz Durham Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, çocukların okumaktan büyük keyif aldığı masalların kökeninin, zannedildiğinden çok daha eskiye dayandığını ve anlatıldığı yerlere göre kahramanlarının değiştiğini ortaya koydu. Araştırma için biyologların sıklıkla kullandığı ‘taksonomik yaşam ağacı’ tekniğini (tüm türlerin ortak bir atadan nasıl geldiğini gösteren teknik) benimseyen antropologlar, pek çok halk hikâyesinin köklerini keşfederek, farklı ülkelerin kültürlerinde anlatılan versiyonların arasındaki ilişkinin izini sürdü.
35 versiyonu var
Durham Üniversitesi’nden kültürel antropolog Dr. Jamie Tehrani, Fransız yazar Charles Perrault tarafından 17. yüzyılda kaleme alınan ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ masalının dünya çapında 35 farklı versiyonu olduğunu belirtti. Buna göre Çin’de kırmızı başlıklı kız, kötü kurt tarafından değil, kötü kaplan tarafından kandırılıyor. İran’da ise küçük kız çocuklarının gezintiye çıkması garip karşılandığından, hikâyenin kahramanı bir erkek çocuğuna dönüşüyor.
2 bin 600 yıl önce...
Hikâyenin tüm çeşitlemelerinin, 2 bin 600 yıl öncesine kadar uzanan ortak bir ataya dayandığını belirten Dr. Tehrani, halk hikâyelerini biyolojik organizmalara benzeterek “Bu öykülerin pek çoğu yakın zamana dek kâğıda dökülmediğinden, nesiller boyunca ya yanlış anımsanıyor ya da bazı ögeler baştan kuruluyor. Bu da bize insan psikolojisi ve neleri hatırlanmaya değer bulduğumuz hakkında ipuçları veriyor” diye konuştu.