29 10 2009

SİLAH YAPMAK, SİLAH SATIN ALMAK

Hakan Arslanbenzer

Bir derginin tanıtım yazısından:

Dergide iyi şiirlere yer verilmesinin yanında şiir üzerine yazılan yazılarda dikkat çekici. Dergi ... Kuşağı üzerine başlattığı yazıları devam ettiriyor. Serinin sahibi ... bu sayıda ... ve ... şiirini incelemiş. Bu tür eleştirel yazılar edebiyatımıza geniş ufuklar kazandıracaktır. ... Kuşağı serisinin haricinde dergide şiir eleştirisi olarak ...’in kaleme aldığı ... şiiri üzerine bir yazı var. Bu yazı da, şiir ortamının canlılığını koruduğunu göstermesi bakımından umut vericidir.

"İncelemiş", "eleştirel yazılar", "kuşağı", "kaleme aldığı", "şiir üzerine bir yazı", "şiir ortamının canlılığını koruduğunu göstermesi bakımından umut verici" ilh. ilh. Kelimeler, kelimelerin yan yana getirilişi bire bir değilse de eda fazlasıyla tanıdık. Şehrengiz'in, Atlılar'ın tanıtım yazılarını andırıyor. Mesele Şehrengiz ya da Atlılar değil elbette. Mesele, bir derginin yeni sayısını tanıtırken takındığı üstten, mesafeli, gayri şahsi, eleştiriyi öne çıkaran (sözde bile olsa), kendine de okuyucunun dehasına da güveni tam edadır. İlginçlik ise, geçmişte bu edayı adeta kınayan, "soğuk" bulan, alay eden, altını oymaya çalışan, karşı koyan belli bir çevrenin bu edaya bürünmüş olması. Nerden nereye geldik tabii.

Gene de bir fark var. Acı, acıtıcı bir fark. Sen bir silah yapıyorsun, bir eda takınıyorsun, bir figür gösteriyorsun. Geçmişte o silahı tehlikeli bulan, o edaya şiddetle karşı koyan, o figürü
alaycılıkla karşılayan kişiler silahın işe yaradığını, edanın tuttuğunu, figürün beğenildiğini görünce tavırlarını 180 derece değiştirerek ve hiçbir şey olmamış gibi silahı ellerine alıyorlar, o edayı bir de caka ekleyerek takınıyorlar ve o figürü kendileri yaratmış pozlarında oynuyorlar.

Gayri şahsiliğin başarısı da gayri şahsi olur. Yaptığın iş, senin adın karalanarak başkaları tarafından taklit ve tekrar edilir. "Deneme bir iki" diye kafamızın etini yiyen, bir de belli çevrelere böylece (Onlar kötü eleştirmen, biz iyi denemecileriz, gibisinden bir edayla, onların gerçek edasıyla...) cici görünmeyi düstur edinmiş olan insanlar bugün "kaleme aldıkları" "eleştiri yazılarından" söz ediyorlar. Sevimli, sallapati, dolayısıyla da gülünç.

Ben gülmüyorum ama. Yeni kuşaklar üzerinde etkileri olamayacağını gördükleri için eski teraneleri bırakmış olmalarını doğru buluyorum hepsi bu. Gene aynı pisliğin içindeyiz. Gene bencillik sınırlarını sonuna kadar zorluyorlar. Bakmayın yani eleştiriden çeliştiriden söz ettiklerine. Gene kendilerinden söz ediyorlar, her zaman yaptıkları gibi. Adeta "Biz ciciyiz, bizi sevin" mesajı veriyorlar.

Yanıldıkları nokta ise eleştiri. Eleştiri öyle yapılmaz oğlum. O eleştiri değil. Ahbap yazısı yazıp eleştiri diye satamazsınız. En azından bizim yetiştirdiğimiz okuyucu eleştiriyle ahbap yazısını ayırt edebilir. Yani eline tabanca alınca silahşör olunmuyor. Patlayacaktır, ama nereye, nerenize patlar bilemem. O silahı ben yaptım, huyunu suyunu bilirim. Siz siz olun başkasının tabancasıyla akrobasiye kalkışmayın...

19 10 2009

SÜT KARDEŞLER

Hakan Arslanbenzer

Ömer Yalçınova, Fayrap'ın Ekim sayısında Ğ (Yumuşakge) ve Aşkar dergileri hakkında yazmıştı. Yumuşakge tarafından yumuşak da olsa laubali bir cevap geldi. Sanıyorum belli şeyleri bizim değerlendirdiğimiz gibi değerlendirmiyorlar. Açıklık yok yani; açıklığın olmadığı yerde nefsin karanlığı devreye girebilir.

Şunu hemen söyleyyim: Ğ veya Aşkar olsun, Kertenkele olsun... Ömer'in Ekim ve Aralık sayılarında çıkan ve çıkacak yazılarında tartışılan dergileri, verdikleri cevapta hissedilen sitem tonunu gerektirecek şekilde tümüyle olumsuz algılamıyoruz. Ben Fayrap'ın editörü ve Popülist hareketin yöneticisi olarak normalde amatör yayınlara prim veren biri değilim. Frekansları mevcut zaman ve mekanla tutmayan, bozuk ve geç ve geri kalmış yayınlardır bunlar. Gülden bülbülden, kızdan oğlandan, çiçekten böcekten söz edip durmalarının nedenlerini bilmem; ama bizim edebiyattan anladığımız en geniş sınırların bile dışında kalır böyle yayınlar. Bir tür suyunun suyunun da suyu edebiyatı denebilir belki. İsim vermiyorum, kimse incinmesin. Ama amatörlük sosyal bir şey, sanat yalnızlık içinde yapılan edilen bir şey. Amatör yayınların zararına da inanmıyorum öte yandan. Genç insan zekası bizim yaptıklarımızla amatörlüğü rahatlıkla ayırmaya yeter çünkü. Genç insanın tercih şansı olduğuna inanırım. Amatörlüğü tercih hakkı da olmalı bazılarının. Hatta çoğunluk amatörlüğü tercih edecektir. Görsel, işitsel, bilişsel açıdan her tür sanat, kültür ve düşünce eseri konusunda çoğunluk iyiyi, yeniyi, doğruyu amatör olarak algılıyor ve böyle algılaması da normal; dahası böyle algılama hakkı var. Bunun bizim yaptığımız işe bir zararı da yok. Şiir kasetleri çok satıyor ama kitapların yüzüne bakan yok... diye kızanlardan değilim yani ben. O kaset, öbürü kitap. Tabii ki kaset çok satılacak, kitabın popülerliği daha az olacak. Bu yüzden de amatörlükle aramızdaki farkın kartalla tavuk arasındaki fark olduğunu düşünüyorum. Kartal azdır ama kartaldır. Kümesler ve çiftlikler tavuklarla doludur ama tavuk da tavuktur. Ne kartala tavukla yarışmak, dövüşmek yaraşır. Ne de tavuğa haddini bilmeyip uçmaya ya da yırtıcılığa kalkışmak. Sen tavuksun otla, sen de kartalsın avını gözlemeye bak.

Kertenkele, Ğ ve Aşkar dergilerine prim verdim ama. Bunlar hakkında Ömer Yalçınova'nın yazılar yazmasına önayak oldum. Bunun, bazılarını benzeri şekilde Ömer'in de yazısında belirlediği nedenleri var. Sıralayalım.

1. Bunların her biri bir edebiyat topluluğu görünümü arz ediyor. Bizim bilemeyeceğimiz sayıda insanın kaynaşmasından, konuşmasından, edebiyat üzerinden iletişim halinde olmasından mürekkep bir ortama sahipler.

2. Ardışık sayı çıkarma yetenekleri var. Zaten bu dergileri ben raftan, vitrinden tanıyorum. İşte birer kurum haline gelmiş dergiler, Fayrap ve bir de bu dergileri görmeye alışığım kitapçılarda.

3. Bir dergiye en çok lazım olduğuna inandığım göze, yani başkalarının yaptıkları işe bakma eğilimleri var.

4. Kertenkele dışındakiler, özellikle de Ğ henüz süt sayılır. Bunu bir küçümseme olarak almayın. Şehrengiz'i çıkarırken biz de süttük. Ama bazılarımızın yoğurt olacağı o zamandan belliydi. Bazılarının da kaşar olduğunu sonradan gördük. Örnek vermeyeceğim ama televizyonu açıp bakın, görürsünüz.

Süt olmak üzerinde biraz durmak istiyorum. Sütü gençlik anlamında kullanıyorum. Delikanlılık, gençkızlık anlamında. Ama bunun işlenmemişlik kısmı da var, özlü olmak anlamı da. Sütün içinde kaymak vardır mesela. Ama posası da var sütün. Neredeyse canlı diyebileceğimiz, alındığı canlıdan tümüyle ayrı bir varlığa sahip bir şey süt. O kadar canlı ki çabucak bozulabilir. Ama işlenirse tadından yenmez bir taama dönüşebilir. İşleyeceğim diye berbat da edilebilir. Berbat edilirken yararlı taraflarıyla da ortaya çıkabilir. Küflü peynir Penisilin etkisi yapıyor mesela. Kesilip karanlıkta uzun zamanlar demlenirse kaşar oluyor. Maya çalınırsa yoğurt.

Kendime yoğurt, yolunu beğenmediğim eski arkadaşlarıma kaşar derken Şehrengiz'den beri geçirdiğimiz vetireyi aklımda tutarak konuşuyorum. Ben neden yoğurdum, çünkü süt ürünleri arasında süte en çok benzeyeni, sütle ilişkisi kopmamışı o. Süt yazarlarla, süt yayınlarla ilgilenen Fayrap dergisini ben çıkarıyorum. Kaşar arkadaşlarım da televizyonculuk yapıyorlar. Şehrengiz'de yaptıklarımızla, dava olarak benimsediklerimizle, verdiğimiz kişisel ve kolektif mücadeleyle hem benim hem onların yaptıklarının bir alakası var. Ama yaptığı iş, ilk işiyle paralel giden yalnız benim.

Yeni sütlere de bu nedenle bakmak istiyorum. Ama en azından Ğ dergisinin kaşarlığa meyli olduğu da anlaşılıyor hemen. Ğ'de yazanların tamamını kastetmiyorum elbette. Ama Ömer Yalçınova'ya hiç de istemeyeceği ve hakketmediği şekilde laubalilik yapanları (aha burada) bilhassa kastediyorum. Süt diye pozitif yaklaşıyoruz biz, ama kaşarlıkta bir miktar ilerlemiş o laubali, bulaşık cevabı yazanlar. Bunu yazarak da her zamanki gibi bir riske girmiş oluyorum. Kendilerinden söz edildiğini anlar anlamaz hücuma kalkışan sütlerle dolu internet alemi. Edebiyat dünyasında ise biraz sıkar bu meseleler. Ğ de bir edebiyat dergisi olarak, internetteki haliyle kıyas kabul etmeyecek kadar ciddiyete sahip.

Ben kimseye tavsiye vermeyi, nasihat etmeyi sevmem, beceremem de zaten. Ama Ğ dergisindeki süt kardeşler kolay konuşmayı ve hemen bir şeye cevap üretme becerisini boşverip içinde bulundukları süt halinden hangi hale geçeceklerinin endişesi içinde olsalar herkese faydaları olacaktır, diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Benim eski arkadaşlarım gibi hakiki kaşar mı olmak istiyorlar yoksa bizim gibi yoğurt mu? Buna kendileri karar vereceklerdir. Ömer'e bulaşmaları, sataşmaları, laubalilik yapmaları kendi zararlarına. Kaşarlığa lüzum yok.

10 10 2009

POPÜLİZM KİTAPLIĞI: GÜNLÜK HAYATIN KEŞFİ

02 10 2009

ÖZGÜR EDEBİYAT NE KADAR ÖZGÜR?

Esma Güneş

Özgür Edebiyat’ın şiirin geride bırakılmış ya da bir karara bağlanmış meselelerini tartışmak gibi bir alışkanlığı var. Zaten dergide eleştiri, deneme vs. yayımlayanlar da bu işe bir zamanlar başlamış oldukları için devam ediyor gibiler, bir alışkanlığı sürdürüyorlar yani. Şiirin tanımına ilişkin her sayıda muhakkak bir yazı yayımlanıyor mesela. Bunun dışında, motivasyonunu, sürekli muhayyel bir kitleye saldırmak üzerinden sağlayan yazılar var. Hüseyin Atabaş, “Şiir Yazmak, Şair Olmak” yazısında, “Oysa şiir yazdığını sanan ne çok var ortalıkta” diyor. Ayrıca Hüseyin Atabaş’a, her yazısında “şiirin ne denli zor bir iş olduğu” ile ilgili aynı anıyı anlattığını da hatırlatmak istiyoruz. Nasıl bir anıysa bu, her yazıya gidiyor. Belki de Hüseyin Atabaş sürekli aynı yazıyı yazdığı içindir.

Özdemir İnce bu sayıda solcu olacağım, Marksist görüneceğim bir yandan da Kemalizmi öveceğim diye yine tarihi tersyüz ediyor. Nazım 1930 ve 40lı yıllar Türkiyesinden çok memnunmuş mesela. Evet, hapiste mutluluk şarkıları söylüyordu Nazım Hikmet. Solcuların Nazım Hikmet’i sevme ve okuma biçiminde tahrif edici bir taraf hep vardı. Özdemir İnce tahrifi güncelliyor.

Abdullah Şevki’nin elektronik edebiyat ile ilgili bir yazısı var. Yazı derginin dışarı açılan, nefes alan tek yazısı ama elektronik edebiyattan bir imkan olarak, hatta kaçınılmaz son olarak söz eden Abdullah Şevki’nin aralık bıraktım kapılarını yüreğimin / gelmedi; kimse gelmedi / gelmedi kimse gibi mısralar yazmasını da tuhaf buluyoruz. Abdullah Şevki bu tür klişe mısralarla tıkanmışlığından kurtulmak için elektronik edebiyat gibi abartılı şeylerin tazyikine mi ihtiyaç duyuyor acaba?

Son olarak, bu sayısıyla (17. sayı) emin oluyoruz ki, Özgür Edebiyat’a gelen yazılar yayımlanmadan önce kesinlikle okunmuyor. En azından gören biri tarafından. Bunun yanında bir yazıda ondan fazla yazım hatası varken, bir başka yazıda hiç olmayabiliyor. Bu da yazıların denetimden geçmeden, yazarlardan geldiği haliyle yayımlandığını gösteriyor. Kimse hiçbir şeyi kontrol etmiyor demek ki. Özgür Edebiyat derken bunu kastediyor olmasınlar?