Temmuz sayısı inanılmaz gecikmişti. Ayın ancak son haftasında dağıtıma verebildik. Bu konuda sorumluluk bana ait. Elimi biraz daha sıkı tutabilseydim, hiç değilse Temmuz’un ilk haftası dağıtabilirdik dergiyi. Bazen basiretim bağlanıyor, dergiyi zamanında kesip tasarıma gönderemiyorum. Bunun idrakinde olarak Ağustos sayısını zamanında kesmek için gayret ettim ve dergi matbaadan yarın öbür gün gelecek inşallah. Ağustos sayısında ne var diye kapağını aralayıp bakınca, önce bakışlarım kapağa takılıyor. Oil first, oil second, oil third, Libyan people last… Sarı, beyaz ve siyah rengin hakim olduğu Ağustos sayısı kapağının dövizi bu. Önce petrol, sonra petrol, gene petrol ve son sırada Libya halkı… demek. Bingazi’de gösteri yapan bir Müslümanın taşıdığı küçük bir dövizde yazıyor bu. Fotoğrafı bir uluslararası haber ajansından aldım. Anlamı ise hepimize açık ve sanıyorum ki bütün Müslüman Arap dünyası, bilhassa Libya konusunda halk olarak ortak bakış açımızı, derdimizi, arzumuzu yansıtmak bakımından da on numero bir dövizi seçmişim Fayrap kapağı için. Kapak temamız bu yıl ister istemez Arap Baharı oldu. Yeri geldi çok uygun bulduğum bir hadisenin yeterli netlik ve büyüklükte fotoğrafını bulamadım. Mesela Cisr eş-Şüğur şehrinde Hafız Esad heykelinin yıkılış anını çekememişler iyi kalitede. Yahut Libya ile ilgili bulabildiğim iyi kalite fotoğrafların hiçbirinden politik olarak emin olamadım. Che posteriyle cipte seyahat eden bir Bingazi gerillasının fotoğrafı üzerinde çok düşündüm mesela. Bingazi, Kaddafi ile kavga ederken Batı güçleri ve Türkiye’nin konumu kafa karıştırıyor. Bingazi’nin yeşil siyah ay yıldızlı bayrağı Krallık döneminden kalma. Sapla samanı ayırmak zor. Ama Ağustos sayısının kapağını koyduğum bireysel yorum tüm Müslüman halkların, hatta tüm sistem karşıtlarının karnındakini söylüyor. Kapak seçimi de bize bir ders oluyor.
Kapağı açıp dergiye bakınca, genç şairlerin Fayrap’ın merkez hattını tutmaya başladıklarını görüyoruz. Orkun Elmacıgil, Belya Düz, Ömer Aladağ ve Batur Kuzgun artık yeni bir durumdan, yeni bir ortamdan konuşan sıfır kilometre şairler. Ömer Yalçınova ve ilk defa bir şiirini yayımladığımız Salim Naçar ise deneyimliler arasındaki gençler diyebiliriz. Bunu ben planlayıp düzenleyip masaya koymadım. Haydi gençler gibi bir çağrıda da bulunmadım. Bu insanlar yeni insanlar ve onlarla hem bir ilişkiyi hem bir düzeyi ve hem de bir süreyi tutturmaya çalışıyoruz. İtaatkar insanlarla, vur demeden öldürecek karakterde insanlarla iş yapmak kolay ama verimsiz. Bu yeni arkadaşların hiçbirini belli ölçünün üzerinde tanımıyorum. Bizden çok başkalar, bunun için de edisyonun onlara uyum sağlaması bir süre alacaktır. Ama on beş sene önce söz verdiğim gibi, şiire yeniler geldiğinde de buradayım, görevimi de sallamıyorum. Bu şiirler iyi şiirler, bu adamlar da dikkatli. Bunu söyleyebilirim.
Cihan Aktaş’ın alzheimer hikayelerinin dördüncüsü Bal İzleri başlığını taşıyor. Yakın zamanda Cihan abla ve Ümit abi hem babalarını, hem annelerini kaybetti. Bu hikaye bizim için hüzünlü bir yayın oldu bu nedenle. Allah her iki büyüğümüze de gani gani rahmet etsin. Yazarların da yayıncılığın da gerçek insanlara duyulan gerçek sevgi karşısında zor anları vardır. Bal İzleri çok güzel, sevimli bir hikaye. Buruk bir tebessümle okuyacağınızı sanıyorum.
Melek Arslanbenzer ekürisi şairlerle söyleşileri devam ettiriyor. Haziran sayısında Fazıl Baş’la söyleşmişti, Ağustos sayısında ise Ali Akyurt’la. 2003 yılının “dörtlü toplantıları”nın üç şahsiyetiyle de söyleşi yapmış oluyor böylece. Üçü dörde tamamlayıp bir dahaki sayıda Melek’le söyleşi yapmak farz oldu artık. Bu işte benim en çok hoşuma giden, sadakat ve süreklilik. 2003 yılında benim Bostancı’daki bodrum katında yaptığımız toplantıların pek çok sonucu arasında bu söyleşilerin de özel bir yeri var artık. O toplantılar bizi Fayrap’a getirdi. Birçok insanın hayatına yön veren sonuçları da oldu. Benim açımdan hassasiyet, güven ve insan sevgisini yeniden kazanma gibi bir anlamı vardır dörtlü toplantılarımızın. Ki dördün beşincisi de Nurcan Toprak olacaktı ve onun da bugün Fayrap’ta hikaye editörlüğü ve Popülist Kültür Derneği’nde hikaye atölyesi sorumluluğunu üstlenmiş olması boşuna değil. Bir masa etrafında herkes tek tek kıymet vererek bir araya gelmek önemli. Eşi benzeri yok.
Fazıl Baş ve Esma Güneş Dergilerde Şiir serisine aynen devam ediyorlar. Sakin, olgun ve inatçı bir karakteri var bu yazıların. Ne sansasyonel bir gürültü bekleniyor bu yazılardan, ne sinsi hesaplaşmalar. Bir mesafeden Türk şiiri güncel okumaya tabi tutuluyor. Efe Murad, İdris Oğultarhan, Ali ve Mustafa Celep, Salim Nacar bu sayıda şiirleri incelenen şairlerden. Osman Çakmakçı’nın Avangard Yayınları’ndan yeni çıkan Bir Hiçlik Anatomisi başlıklı toplu şiirleriyle Kertenkele dergisinin Haziran (21.) sayısının Dergilerde Şiir’de öne çıktığını söyleyebiliriz.
Sadık Koç, yine Avangard’dan çıkan benim Türk Şiiri 2010′u değerlendiriyor. Yıllıklar hakkında genellikle tarafgirlik yazıları çıkmasına alışığız. Ya çıkarır ya batırır. Sadık daha ziyade Türk Şiiri 2010 neye benziyor, sorusunu cevaplamış. Basit övgü ve yergiye başvurmadan niteleme çabası. Kendi eserimizi tanıtırken bu inceliği yansıtabildiğimiz için memnunum.
Ömer Yalçınova’nın giderek kitap ebadını zorlayan roman yazılarının yenisi George Orwell hakkında. Orwell’ı üstünde çok durulmayan Papazın Kızı romanı çevresinde özellikle durarak anlatıyor Yalçınova. Bence iyi bir taktik. 1984 veya Hayvan Çiftliği’nden ibaret olmayan bir Orwell görüntüsü büyük fotoğrafa daha yakın.
Hasan Aksakal, Cemil Meriç’ten sonra, İlber Ortaylı’dan önce Hilmi Ziya Ülken’i yazdı. Hilmi Ziya’nın dünya görüşünün yıllar içinde nasıl dönüştüğünün resmini çekmiş Hasan. Bu konuda klişenin geçersizliğini göreceksiniz.
Melek Arslanbenzer popülist psikoloji derslerinin bir yenisini manik depresif hastalığı yahut bipolar bozukluk üzerine yazmış. Sanatçı hastalığı olarak bilinen iki kutuplu bozukluk üzerine klişelerin ötesinde bir şeyler okumak için mutlaka görmeniz gereken bir yazı. Bu yazıların vakti geldiğinde kitaplaşması gerektiği ise tartışmadan ari.
Derginin son yazısı Murat Küçükçifci’ye ait: İslam’ın Ömrü. İslam’ın ideolojiyle sınırlı olmadığı, dolayısıyla da ömür biçilmesinin yersizliği ana fikri üzerine kurulu yazı rahat bir anlatıma sahip. Murat konuşur edayla birçoğumuzun kafasını şişiren meselelere “çöp sosyolojisi” genel başlığı altında çözüm arıyor. O da kitaba gidenlerden.

0 yorum:
Yorum Gönder